Kriter > Dosya > Dosya / Küresel Siyasette Kırılma |

Dünyada Depopülasyon, Yaşlanma ve Doğurganlıktaki Zihniyetin Değişimi


İçinde bulunulan zaman diliminde birçok ülkede nüfusun artmadığı, azalarak artış gösterdiği veya azaldığı görülüyor. Bu manzaranın arka planında; kentleşmenin artması, eğitim sürelerinin uzaması, evlenme yaşının ilerlemesi, kadının iş gücüne daha fazla oranda katılması gibi faktörlerin de ötesinde doğurganlığa ilişkin zihniyetin ve sosyal psikolojik durumların değişmesi yatıyor. Doğurganlığın olumsuz etkilenmesi ile koşut bir biçimde dünya toplumları her geçen yıl daha hızlı bir şekilde yaşlanıyor.

Dünyada Depopülasyon Yaşlanma ve Doğurganlıktaki Zihniyetin Değişimi

Thomas Robert Malthus (1766-1834), 1826’da yayınlanan Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme (Dergâh Yayınları, 2022) adlı çalışmasında, besin kaynaklarının artan nüfusa yetmeyeceğini ve nüfusun kontrol altına alınması gerektiğini vurguluyordu. Malthus’a göre, nüfusun artışına yönelik herhangi bir kısıtlama söz konusu değilse nüfus geometrik (2, 4, 8, …) ve besin kaynakları ise aritmetik (1, 2, 3, …) diziler biçiminde artacaktı. Nüfus artışını dizginleyebilmenin ve ortaya çıkabilecek dengesiz durumun üstesinden gelebilmenin yolu; evlilik yaşını ötelemek, az sayıda çocuk sahibi olmak ve benzeri türden eylemlerin teşvik edilmesini öncelemekten geçmekteydi. Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğan Malthus, bilhassa yoksul ve alt sınıf denilebilecek insanlara nüfus planlamasının uygulanması gerektiğini dile getirmekteydi. Demografi ile alakalı yaklaşımlarda kendine yer bulan Malthusçuluk, Neo-Malthusçuluk ve Anti-Malthusçuluk taraftarları arasında görüşleri hâlâ tartışılan Malthus’un öngördükleri büyük ölçüde gerçekleşmedi. Ancak onun nihai olarak amaçladığı haliyle nüfusun azalması durumu, sağlık imkânlarındaki gelişmeler ile yaşam sürelerinin uzaması ve büyük ölçüde tarım toplumlarından kent hayatına doğru yaygınlaşan hayat örgülerinin yaygınlaşması ile bireysel tercihlerle doğurganlıktaki zihniyetin tüm dünyada değişme uğradığı aşikâr olmaktadır.

kitap

Günümüzde politika yapıcıların, doğurganlığı artırmaya yönelik hamleler yapmalarına rağmen arzu edilen nüfus artışlarına sahip olamayış, görünür olmaya başladı. Savaş, kıtlık, hastalık ve benzeri durumlar, insanlık tarihi boyunca nüfusu azaltıcı etkiler meydana getirmişti. Ancak içinde bulunulan zaman diliminde birçok ülkede nüfusun artmadığı, azalarak artış gösterdiği veya azaldığı görülmektedir. Bu manzaranın arka planında; kentleşmenin artması, eğitim sürelerinin uzaması, evlenme yaşının ilerlemesi, kadının iş gücüne daha fazla oranda katılması gibi faktörlerin de ötesinde doğurganlığa ilişkin zihniyetin ve sosyal psikolojik durumların değişmesi yatmaktadır. Doğurganlığın olumsuz etkilenmesi ile koşut bir biçimde, dünya toplumları her geçen yıl daha hızlı bir şekilde yaşlanmaktadır. Hâlihazırda hayatta bulunanlar için nüfusun bu denli dramatik bir şekilde azalma eğilimine girmesi, insanlık için sıra dışı bir duruma işaret etmektedir. Öyle ki nüfusun artışına şahit olunan durumların aksine bu denli bir senaryoya insanlığın hazırlığının olup olmadığı, tartışmalı bir konuyu içermektedir.

 

Doğurganlık mı Yoksa Göç mü?

Nüfusların artırılabilmesi ve net göçün fazla verebilmesi için doğumların ve göçlerin fazla, ölümlerin az olması gerekmektedir. Tüm dünyada ağırlıklı bir biçimde ortanca yaşın yükseldiği, yaşam beklentisinin arttığı ve ölümlerin azaldığı bir durumda, doğurganlığa ilişkin verilerin de azalma gösterdiği bir tablo ile karşı karşıyayız. Bu orantının dengeli hale gelebilmesi adına doğurganlık eğilimleri azalan ve hatta eksi duruma düşen ülkeler açısından nüfusun diri tutulabilmesi için başvurulan en temel yöntemlerden biri ülkeye göç girişini mümkün hale getirmekten geçmektedir. Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya ve Avrupa kıtasından birçok ülke (örn. Almanya, İngiltere, Hollanda, Fransa) tahkim edemedikleri nüfuslarını, çoğunlukla göçlerle diri tutmaya çalışmaktadırlar. Ancak ABD haricindeki birçok göçmen ülkesi, nüfusunu diri tutmada ne yazık ki güçlük çekmektedir.

Farklı coğrafyalardan ve kültürlerden gelen bilhassa genç göçmenlerin, çoğunlukla geldikleri ülkedekilere kıyasla doğurganlığa dair zihniyet, eğilim ve sosyo-psikolojik durumları, farklı olmaktadır. En azından bir nesil olmak üzere belirli süreler dâhilinde nüfusa katkı yapan göçmen grupları, zaman geçtikçe ve ülkeye uyum sağladıkça bilhassa arkadan gelen nesillerin doğurganlık eğilimlerinin değiştiği ve dönüştüğü görülebilecektir. Buna en veciz örnek olarak vaktiyle Türkiye’den Almanya başta olmak üzere Avrupa’daki ülkelere gidenler verilebilir. Uzun vadede, varış ülkesi açısından ve uyumun gerçekleşmesi bakımından olumlu bir netice var gibi görünse de ülkenin nüfusunun canlı tutulabilmesi ihtimali azalmaktadır. Aynı zamanda çok sayıda göçmenin barındığı bir ülke açısından kültürel melezleşme ve asimilasyon ihtimalinin hem göçmen hem de ev sahibi toplum açısından olması; siyasal, toplumsal, ekonomik ve benzeri birçok unsura etki edebilmektedir. Uyum politikaları başarılı şekilde yürütüldüğü takdirde göçmen grubunun ekonomik büyüme, iş gücü, askeri, siyasi, nüfusun gençleşmesi, toplumsal ve benzeri alanlarda ülkelere güç vermesi kaçınılmazdır. Ancak uzun vadede demografik yapının değişimine, uyum problemlerine, kaynakların dağılımına, toplumsal ve siyasi gerilimlere neden olma ihtimali, göçmenler ile nüfusun diri tutulmasının muhtemel maliyetlerindendir. Doğurganlığını layıkıyla ikame edemeyen ülkelerin müracaat ettikleri göçmen takviyesi, bu bağlamda, olumsuz neticelerin meydana gelebilmesine yol açmaktadır. Bu bağlamda doğurganlığı artırmaya yönelik her türlü teşvik, göçmen ikamesine göre daha mantıklı ve az maliyetli gözükmektedir. Peki, mensup olunan ülkenin toplumunda doğurganlığın anlamı değişime uğradıysa nüfusun diri tutulabilmesi için ne yapılmalıdır?

Demografik geçiş yaklaşımı bu hususta yüksek doğum ve ölüm oranlarından düşük doğum ve ölüm oranlarına geçişi öngörerek hemen hemen her toplumun farklı süreler içinde nüfus yapısının değişeceğini savunmaktadır. Bütün toplumlar, önünde sonunda Batı’daki toplumlara benzeyecek öngörüsüne ve hatta amacına sahip modernleşme yaklaşımı ile benzerlikler içeren bu yaklaşımın, eleştirilecek yanları olsa da mevcut örnekler açısından gidişatın bu yaklaşıma göre şekil bulduğunu hatta ülkeler arasında nüfus düşüşlerindeki geçirilen sürenin uzunluğu ve kısalığı yönünde farklılıklar görülmektedir. Çok hızlı bir biçimde genç ve üretken nüfusun azalmasının yanında artan yaşlı nüfus, toplumdaki bağımlılık oranının yaşlılar lehinde yükselmesine sebebiyet verecektir. Bu durum da ülkenin, mevcut kaynaklarını daha fazla oranda sosyal politikalara ve sübvanse gerektiren hizmetlere ayırması anlamına gelecektir.

15-64 yaş arasındaki bağımlı olmayan nüfusun oran bakımından diğer yaş gruplarının toplamından fazla olması, 65 ve üzerinde yaşa sahip olanların toplam nüfusa oranının yüzde 20’yi geçmemiş olması durumunda ortaya 30 ila 40 yıl kadar sürmesi öngörülen “demografik fırsat penceresi”nin açılacağı ifade edilmektedir. Bu pencerenin fırsata mı yoksa krize mi açılacağı, ülkelerin ekonomik, siyasi ve toplumsal unsurlarının yapısal anlamda sağlam ve sürdürülebilir vaziyette olması ile direkt olarak ilişkilidir. Dünyada nüfusun azalma ve artmayan bir eğilimde seyretmesi karşısında ne toplumlar ne de devletler tam manasıyla fırsat yahut kriz durumlarına hazırlıklı değillerdir.

yaşlanma oranı

 

Doğurganlığın Düşüşünde Ekonomi Tek ve Başat Faktör Değil

Toplam doğurganlık hızının azalmasında ekonominin iyileşmesi, eğitim süresinin uzaması, kentleşme ve refah gibi unsurların artması zikredilirken ve bu türden unsurların Batı’daki birçok “gelişmiş” olarak tabir edilen ülkede görülerek nüfusa olumsuz etkide bulunması söz konusu iken artık “en az gelişmiş” olarak tabir edilen ülkelerde dahi artış hızlarında azalmanın görüldüğü bilinmektedir. Bu anlamda Birleşmiş Milletler tarafından yoksul ve en az gelişmiş ülkeler olarak ifade edilen Nepal ve Myanmar gibi ülkelerde dahi nüfusun diri kalmasını sağlayacak oranların çok daha altında toplam doğurganlık hızları görülmektedir.

İstenen ve ideal çocuk sayısı ile toplam doğurganlık hızları arasında açılan farklar dikkate alındığında; dünyadan haberdar oldukça, daha refah koşullara eriştikçe, daha bağlı olmayı gerektirmeyen yaşam biçimlerinin sıradan hale geldiği, ülkesine göre yasallaştığı ve yaygınlaştığı bir zeminde doğurganlık, evlilik gibi mefhumlar arka plana itilebilmektedir. Bir anlamda sosyal kısırlığın (social infertility) yaygın hale gelmesinin ötesinde gıda, ilaç ve benzeri faktörlerin etki ettiği biyolojik kısırlığın varlığı da doğurganlığa engel teşkil eden etmenlerdendir.

 

Azalan ve Yaşlanan Nüfuslar

Nüfus, azaldıkça aynı zamanda yaşlanmaktadır. Çocuk sahibi olmaya yahut göçmen ile uyumlu yaşamaya katlanamayan bireysel tercihlerin ötelenmesi, uzun vadede ekonomik büyümenin azalması, toplumsal refahın yitimi, iş gücü kaybı, sosyal politikaların yetersiz hale gelmesi ve benzeri durumları çok sert biçimde yaşama ihtimalini gündeme getirmesi muhtemeldir. Genç iş gücünün olmadığı ve bunun yanı sıra yaşlı ve bağımlı nüfusun harcamalarının üstesinden gelemeyecek kamusal ve bireysel kaynakların ötesinde, hızlı bir şekilde kitle iletişim araçları ile değişip dönüşen geleneksel algı ve tutumlar neticesinde yaşlı bir toplumun ihtiyaçları ile baş etmek her geçen gün güçleşecektir. Bu anlamda, Batı’daki ülkelerden çok daha acı bir tabloyu Uzak Asya’daki ülkelerin yaşaması muhtemel gözükmektedir. Çarpıcı bir örnek olarak Bangladeş’in, 2050’de toplam nüfusunun yüzde 13’ünün yaşlı nüfustan oluşması bekleniyor. Çok daha uzun bir sürede ve çok daha önce yaşlanma sürecini yaşayan Batı’daki ülkelerden farklı olarak Bangladeş gibi ülkelerin, şu an için fazla gelen kalabalık nüfuslarını fayda-miktar çerçevesinde diri tutmadıkları takdirde, öngörülen projeksiyonlar gerçekleştiğinde sahip oldukları demografik unsurları fırsata çeviremeyecekleri aksine büyük bir kriz ile karşı karşıya kalabilecekleri acı bir gerçektir. Tüm bunların ötesinde bu ülkeler, yaşlılığın gerekliliklerini yerine getirme ile de mücadele etmek zorunda kalacaklardır.

Doğurganlığın diri tutulabilmesi, sadece ekonomik tedbirlerle çözülebilecek bir husus değildir. Bu yönde topyekûn zihniyetin geliştirilmesi, uygun fiziki ve sosyal çevrenin oluşması gerekmektedir. Orantısız yoğunlukta ve düzensizlikteki mevcut kent yapılaşması, nüfusun ikame seviyelerinde sürdürülebilir kalmasına engel teşkil etmektedir. Bunların ötesinde doğurganlığa bireysel bakışın, nüfusun artması yönünde değişmesi elzemdir. Aksi takdirde doğurganlıkla elde edilemeyen nüfus, göç ile elde edilmek zorundadır. Bu ise uzun vadede nüfusun faydasına sürdürülebilir bir yöntem olmamaktadır. Bilhassa göç alan ve veren ülke yönetimlerine ve toplumlarına daha büyük vazife ve külfetler yüklemektedir. Bu bağlamda tüm dünyanın bu hususta bir tercih yapma zorunluluğunun farkında olması gerekmektedir.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası