Her toplum, kendine özgü bir varlık tasavvuru üretir. Bu tasavvurun içine doğulur; gözler açıldığında dili, değerleri, alışkanlıkları ve doğruları çoktan belirlenmiş bir dünyanın içinde bulunulur. Gündelik hayat da belirlenmiş bu kabuller üzerinden akar. "Olması gerektiği gibi" işleyen düzenlilikler tekrarlandıkça rutine, rutinleştikçe norma, norm hâline geldikçe de "normal"e dönüşür. Ve zamanla bu sıradanlıklar, sorgulanmayacak kadar hayatın içine siner.
Bu meseleye yaklaşmak için sanat ve felsefenin dönüştürücü gücüne yaslanarak iki bildiğimiz hikâyenin kahramanına yakından bakmak yerinde olacaktır: Endülüslü İbn Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ı ve Avrupalı Daniel Defoe'nun Robinson Crusoe'su.
Her iki hikâyede de ada, hayat tasavvurunun şekillendiği ana mekândır. Ama bu iki ada, iki farklı dünyanın kapısını aralar.
İbn Tufeyl'in hikâyesinde Hay, ıssız adaya düştüğünde bebektir. Hay'ın tefekkür ve gözlemle başlayan anlam arayışını takip ederiz. Adada hiçbir şeyle sahiplik ilişkisi kurmaz; zira edindiği bilgi üstünlük kurmayı değil, birlikte var olma idrakini kazandırmıştır ona.
Daniel Defoe'nun hikâyesinde ise ıssız adaya düşen ana karakter, köle ticareti için Afrika'ya giden Crusoe'dur. İlk işi adayı bölmek olur: Çitler çeker, "benim kalem", "benim tarlam" der. Yerli bir adamı kurtarır, ona ismini sorma ihtiyacı duymadan karşılaştıkları günün adını verir isim olarak: Cuma. Crusoe, Cuma'ya kendi dilini, dinini ve kendisine "Efendi" demeyi öğretir. Sömürgeciliğin tüm grameri bu üç hamlede toplanmıştır: İsmini silmek, dilini ve anlam dünyasını değiştirmek ve kendini "efendi"leştirmek.
Bu iki karakter, dünya karşısında alınan iki farklı tavrın prototipidir. Hay için dünya, hakikate açılan bir vesiledir; Robinson için ise yönetilecek, sahiplenilecek bir alan.
Ne var ki Crusoe, yalnızca bir roman kahramanı değildir. O, bir zihniyetin edebi tortusudur. Ve dünya, çok uzun bir süredir, Crusoe'nun temsil ettiği anlayışın nesnesi haline gelmiştir.
Â
Sömürgeci İktidar Matrisinin Kuruluşu
Sömürgeci zihniyetin kökleri, Defoe'nun kalemini eline almasından çok önceye, modern dünyanın kuruluş anına, 1492'ye, uzanır. "Coğrafi keşiflerin" başlangıcı olarak anılan bu tarih, aslında küresel bir iktidar matrisinin doğum yılıdır. Bu matris, ekonomik sömürüyle başlayıp ırksal, dilsel, ruhsal ve epistemik hiyerarşilerin birbirine dolandığı geniş bir tahakküm düzenine dönüşmüştür.
Bu matrisin iç içe geçmiş katmanlarında birbirine bağlı üç hiyerarşi dikkat çeker: Avrupa dillerini diğer tüm dillerin üzerinde konumlandıran dilsel hiyerarşi, Hristiyanlığı yegâne ruhsal otorite kabul eden manevi hiyerarşi, Batı bilgisini "nesnellik" maskesiyle mutlaklaştıran epistemik hiyerarşi. Hepsi aynı matrisin katmanlarıdır.
Modern Batı felsefesinin en büyük illüzyonu da bu zeminde yükselir: Kendini bir "sıfır noktası" olarak her türlü bakış açısından azade, zamansız ve mekânsız tek evrensel gerçeklik olarak konumlandırmasında. Bu illüzyonun en net ifadesini, "Düşünüyorum, öyleyse varım" cümlesinde buluruz. Descartes'ın bu önermesi, bilgiyi üreten özneyi bedensizleştirmiş; coğrafyası, tarihi olmayan, sözde tarafsız bir otoriteye dönüştürmüştür. Ve bu akıl, kendini bilginin yegâne kaynağı ilan ederken, Batı dışı tüm bilgi biçimlerini "sihir", "gelenek" veya "ilkel" diyerek folklorik düzeye indirgemiştir.
Â
Bilimin Sömürgecilikle Ortaklığı
Bu illüzyon, soyut bir felsefi hata olarak kalmamış, modern bilimin kurucu anlarına sızmıştır. Linnaeus, 18. yüzyılda canlıları sınıflandırırken insanı da sınıflandırdı: "Homo europaeus", beyaz, mavi gözlü, kaslı, zeki ve özgün; "Homo afer", tembel ve ihmalkâr; "Homo asiaticus", katı ve cimriydi. Kant, ırk hiyerarşileri üzerine ders verdi. Hegel, Tarih Felsefesi'nde Afrika'nın "tarihsiz bir kıta" olduğunu ilan etti.
19. yüzyılda bu mantık daha da derinleşti. Malthus, toplumu kıt kaynaklar üzerinden işleyen bir sözleşme alanı olarak kavramsallaştırdı; Darwin, buradan "en güçlü olanın hayatta kalması" fikrini geliştirdi; Galton, bunu öjeniye taşıdı ve insanları üstün ve aşağı genetik kategorilere ayırdı. Sosyal Darwinizm aracılığıyla toplumlar, "ilkel" ya da "uygar" olarak sıralandı. Akademinin disiplinleri bile bu mantıkla kuruldu: Sosyoloji "modern toplumların" bilimi, antropoloji "ilkel toplumların" bilimi olarak tanımlandı. Böylece bilim, sömürgeciliği meşrulaştıran bir araca dönüştürüldü.
Bu isimler, kenarda kalmış figürler değildir; modern düşüncenin merkez isimleridir. Bugün üniversitelerde okunan felsefe, sosyoloji ve bilim tarihinin kurucu babalarıdır. Ve onların "evrensel" diye sundukları bilgi, aslında belirli bir coğrafyadan, belirli bir bedenden, belirli bir iktidar konumundan üretilmiştir.
Bilgi, her zaman jeopolitik ve beden-politik bir konumdan üretilir. Kimin konuştuğu, nereden konuştuğu, hangi güç ilişkileri içinde konuştuğu, üretilen bilgiden ayrı düşünülemez. Bu çarpık tasavvur, bilimsel ve felsefi kitap sayfalarından çıkıp gerçek bedenlere de uzanmıştır. Çünkü "bazı insanlar tam insandır, bazıları değildir" diyen bir bilgi sistemi, er ya da geç, tam insan saymadığı bedenler üzerinde tahakküm kurar.
Bilim tarihinde maskelenen bir örnek bu bağlamda açıklayıcıdır: Modern jinekolojinin "babası" sayılan J. Marion Sims, "Hayatımın Hikâyesi" başlıklı otobiyografisinde, kendi mülkiyeti olarak gördüğü kadınlar üzerinde anestezisiz ameliyatlar yaptığını bir bilimsel avantaj olarak anlatırken "Herhangi bir gün, ameliyat yapacak bir 'denek' bulamadığım tek bir an bile olmadı" cümlesini kullanır. İşte bu, "tarafsız bilim" illüzyonunun gerçek yüzüdür. Yazıktır ki, Linnaeus'un "Homo afer"i "tembel" sınıflandırması, Kant'ın ırk hiyerarşileri, Hegel'in Afrika'yı "tarihsiz" ilan edişi, kitap sayfalarından taşarak, Sims'in muayenehanesinde; anestezisiz ameliyat edilen, adı silinmek istenmiş kadınların çığlığına dönüştüğüne şahit oldu dünya.
Â
Zalimlerin Silahı, Mazlumların Zihni
Steve Biko'nun tespiti, bu noktada belirleyicidir: "Zalimlerin elindeki en güçlü silah, mazlumların zihnidir." Çünkü zihin, sömürgenin son sınırıdır. Toprak işgal edilebilir, dil baskılanabilir, tarih saptırılabilir ama zihin teslim olmadıkça dekolonizasyon mümkündür. Frantz Fanon, bu durumu klinik bir keskinlikle analiz eder: Sömürgeleştirilen insan, bir süre sonra kendi bedenini birinci şahıs olarak değil, sömürgecinin bakışı altındaki üçüncü bir şahıs olarak görmeye başlar, kendi yüzüne bile yabancılaşır. Halklar için de durum aynıdır. Bir halkın hafızası silindiğinde, onun kendi yarasını tanıma ve iyileştirme imkânı da elinden alınır. Bir toplum kendi dilini yabancı, kendi tarihini eksik, kendi bilgisini değersiz görmeye başladığında; artık sömürü yalnızca dışarıdan gelen bir baskı değil, içselleştirilmiş bir kader haline gelir.
Filistin'in, Yemen'in, Minab'ın çocuklarının ölümünden geriye doğru bakıldığında, Sims'in zamanından bugüne uzanan kesintisiz bir hat görülür. Bu paradigmanın tarihsel bir tasnifi mevcuttur: 16. yüzyılda yazısı ve edebiyatı olmayan insanlardan, 18. ve 19. yüzyılda tarihi olmayan insanlara, 20. yüzyılda az gelişmiş insanlara uzanır. Bugün bu tasnif, beyaz adamın yükü olarak sözde az gelişmiş toplumlara "demokrasiyi getirmek" anlatısına dönüşmüş durumdadır.
Â
İnsanın Yükü: Ortak Sorumluluk ve Alternatif Epistemolojiler
1899'da kaleme aldığı "Beyaz Adamın Yükü" şiirinde Rudyard Kipling, Batı'nın sözde "medenileştirmek üzere üstüne aldığı" halkları açıkça "yarı şeytan, yarı çocuk" diye tarif ediyordu. Bu sıradan bir benzetme değildi, sömürgeciliğin ahlaki ruhsatıydı.
Aradan bir asırdan fazla zaman geçti. Fakat o ruhsat; başka kelimelerle, başka kurumlarla, başka teknolojilerle hâlâ tazelenmektedir. Bugün de bazı hayatlar sözde ilerleme adına, bazı çocuk bedenleri sapkın teopolitik ideolojiler uğruna feda edilebilirken; bazı toplulukların güvenliği, düzeni ve gelişimi öncelikli kabul edilmektedir. İsrail Savunma Bakanı Galant, 9 Ekim 2023'te basına yaptığı açıklamada Gazze kuşatmasını duyururken hedef aldığı insanları "human animals" yani "insansı hayvanlar" olarak tanımladı, "buna göre hareket edeceğiz" dedi. Bu sözler, yüzde 97,7 ile dünyanın en yüksek okuma-yazma oranına sahip halklarından biri için sarf edildi.
Sömürgeci aklın güncel sürekliliği olduğu açıktır ve kullandığı meşruiyet ruhsatları geçersiz kılınmadıkça farklı toplumlar üzerinde işletilmeye devam edecektir. Bu ruhsatın epistemik bağlamda sonlandırılması bir ihtiyaçtır. Bu bağlamda ihtiyaç duyulan şey, "Beyaz Adamın Yükü"nün karşısına reaktif biçimde "Siyah Adamın Yükü"nü koymak değildir. Zira bir mantığı tersine çevirmek onu aşmak değildir; yıkılmak istenen hiyerarşinin mimarisinin içinde kalmaya devam etmektir. Olması gereken, bu mantığın tümüyle terk edilmesidir.
Meseleye ırksal ya da medeniyetsel bir kategori olarak değil, daha temel bir iddiadan doğan ortak sorumluluk olarak bakmak gerekmektedir. Bu yükü kaldırmak, sömürgeci de dâhil hepimizi iyileştirebilir: Zira başkasının onurunu çiğneyerek kurulan bir düzen, onu kuranları da insanlıktan uzaklaştırır ve bir başka utanç adasına -Epstein Adası'na- kadar götürür.
Pek çok evrensel inanç ve medeniyet öğretisinin benimsediği üzere, insan olarak var olmak -başka hiçbir niteliğe bakılmaksızın- değerlidir, saygıya layıktır, dokunulmazdır. İslam geleneği bunu "ismet" olarak adlandırıyor ki tüm sınıflandırmaların önüne geçen dokunulmazlık ilkesidir. Konfüçyüs, buna "ren" diyor ki insanı insan yapan temel bağdır. Afrika'nın "ubuntu"su ise "ben varım çünkü biz varız" ilkesiyle insan onurunu köklü bir karşılıklılık üzerine kuruyor. Bunlar folklorik bir bilgi dağarcığı değildir, sömürgeci modernitenin bastırmak için çok çaba harcadığı, olgun epistemik geleneklerdir. Ve insanlık olarak nefes almak için bu çeşitliliğe ihtiyaç vardır.
Â
Dekolonizasyonun Üç Düzeyi
Bu ortak yükü kaldırmak için üç düzeyde eş zamanlı harekete geçmek gerekmektedir.
Birinci düzey epistemiktir: Bugünün "normal"ini ve "hakikat"ini belirleyen bilgiyi yeniden ve kendi kavramlarımızla yazmak gereklidir. Amerika'nın keşfi, yerlilerin gözünden yazıldığında "boş toprak" miti yıkılır. Sanayi devrimi, fabrikalardaki kadın ve çocuk işçilerin gözünden okunduğunda "ilerlemeci tarih anlatısı" parlaklığını kaybeder. Filistin'in hikâyesi, yüz yıl öncesinden bugüne, oralarda yaşayanların kendi sözleriyle anlatıldığında "medeniyetler çatışması" tezleri çöker. Zira hakikat, egemen gücü meşrulaştıran tek sesten değil; çoğul tanıklıklardan damıtılır.
İkinci düzey kurumsaldır: Bilgiyi üreten ve dolaşıma sokan yapıları yeniden düşünmek gerekir. Üniversiteler, müfredatlar, ölçme sistemleri, yayıncılık ağları ve yapay zekâ eğitim modelleri bu yeniden düşünmenin kapsamındadır. Bugün bir öğrenci, dört yıl felsefe okuyup tek bir Müslüman, Afrikalı, Latin Amerikalı veya Asyalı düşünürle karşılaşmadan mezun olabilmektedir. İngilizce yayınlanmamış araştırmalar "görünmez" sayılmaktadır. Yapay zekâ modelleri ağırlıklı olarak Batılı kaynaklarla eğitilmektedir; yani yarının bilgi haritası dünün hiyerarşisini yeniden çizmektedir.
Üçüncü düzey siyasi ve ekonomiktir: Ülkeler sadece toprak işgaliyle değil, borç sözleşmeleriyle de yönetilebilmektedir. Afrika'nın çıkardığı lityum, Avrupa'nın yeşil dönüşümünü beslemektedir, ama o dönüşümün kuralları yine Brüksel'de, Leopold'ün ülkesinde yazılmaktadır. Epistemik adalet, ekonomik adalet olmadan; ekonomik adalet de siyasi bağımsızlık olmadan yarım kalır.
Bu üç düzey iç içe işler, biri olmadan diğeri eksik kalır.
Â
Dijital Sömürgecilik ve Yeni Tehditler
Tarihin önemli eşikleri vardır; öyle dönemler olur ki eski cevaplar artık yeni soruları taşıyamaz. Böyle bir eşikte yaşanmaktadır. Bunun en görünür kanıtı Gazze'dir. On yıllardır süren sömürgeci işgalin 7 Ekim sonrası vardığı boyut, mevcut uluslararası sistemin ahlaki ve siyasi meşruiyetine yönelik, bütün dünya halklarının vicdanında derin bir sorgulamayı beraberinde getirmiştir. Üniversiteler ya da uluslararası insan hakları mahkemeleri gibi kurumlardaki iyi niyetli çalışmalar mevcut olsa da, bunlar da o kurumları üreten paradigmanın kendi sınırına çarpmaktadır.
İnsanlık için bir diğer tarihi eşik de dijital devrimin geldiği noktadır. Dijitalleşme bugün hayatımızın bütün dokusuna nüfuz etmiş durumdadır. Yapay zekâ sistemlerinin sunduğu kolaylıklar ne kadar cazip görünse de bu sistemlerin çok az sayıda tekno-feodal efendi tarafından yönetildiğini görmek gerekmektedir. Yeri geldiğinde kolonyal ve militer amaçlara hizmet ederek ne denli öldürücü ve yıkıcı silahlar olarak kullanılabildiği anlaşılmaktadır. Bu yeni sürüm sömürge mekanizması vaktinde idrak edilip gerekli tedbirler alınmadığı takdirde, yeni nesiller bugünün Sims mağdurlarına dönüşebilir; "ilerleme" uğruna sunulan birer laboratuvar malzemesi olabilir.
Bu tehlikenin somut bir boyutu da şudur: Günlük ekran kullanım süresi sekiz saati aşan yeni nesle verilen isim oldukça ironiktir. Onlara "dijital yerliler" denmektedir. "Yerli", sömürgeci için adlandırılan, konumlandırılan, sınırlandırılan, yönetilen'dir. Yeni Crusoe'lar adalarına ulaşmaktadır; bu sefer ada, yeni nesillerin bedeni, kalbi ve en çok da zihinleridir. Bilginin tek bir merkezden ve türlü algoritmalardan süzülerek ekranlara aktığı bir dünyada, çocuklarının kendi seslerini bulması, kendi tecrübelerini değerli görmesi giderek zorlaşmaktadır. Çocukların dikkati, hayali ve hafızası, teknokolonyal rejimin sürekliliği için adeta birer hammaddeye dönüşmüş durumdadır.
Â
İstanbul Perspektifi: Çoğul Merkezli Bir Zemin
Yetmiş yıl kadar önce Bandung'ta, Asya ve Afrika ülkelerinin siyasi düzlemde yaptığı itirazı, kendi seslerini duyurma girişimini, bugün bilgi ve düşünce düzleminde gerçekleştirmek bir zorunluluk olarak öne çıkmaktadır.
Bu çabanın amacı Batı'ya karşı bir başka merkez kurmak ya da Batısız bir dünya inşa etmek değildir. Bilakis, dekolonizasyon Batı'ya da kendisini ele geçirmiş olan "efendilik kompleksinden" arınması için açık bir davettir. Zira tıkanan uluslararası sistemin, Paris'te, Londra'da, New York'ta, Amsterdam'da üretilen bilginin sınırlarına dayandığı anlaşılmaktadır. Dünyanın artık yeni merkezlere, İstanbul'da, Cakarta'da, Addis Ababa'da, Rabat'ta, Kahire'de ve Gazze'de üretilen bilgeliğe ihtiyacı vardır.
Dekolonizasyon, bir kavramdan öte somut bir eylem ve sorumluluk alanıdır. Bu çerçeve, "İstanbul Perspektifi" olarak kavramsallaştırılabilir: Dekolonizasyonun amacı, tek merkezli hâkim bilgi sisteminin karşısına başka bir tek merkez koymak yerine, çoğul merkezli bir açık toplum yaklaşımıyla birbirinin bilgeliğinden istifade eden, birbirinden güç alan kuşatıcı bir zemin tesis etmektir. Bu zemin, iyi niyetli bir pasif direnişle yetinmemeli; tek merkezli hâkim sistemin dayatmalarına güçlü bir itirazı ve hesap sorma özgüvenini de inşa etmelidir.
Tıkanan uluslararası sistemin yeni merkezlere, yeni seslere ve çoğul tanıklıklara ihtiyacı olduğu açıktır. Hikâyelerin çeşitlenmesi, tek anlatının aşılması için hem epistemik hem de etik bir zorunluluktur.
Not: Bu metin, yazarın Dünya Dekolonizasyon Forumu 2026 (World Decolonization Forum 2026) açılış konuşmasının yazar tarafından Kriter Dergi için düzenlenmiş halidir.
Â
