Son günlerde Riyad ile Ankara ve İslamabad arasında yürütülen savunma ve güvenlik politikaları temelli temaslar, bir süredir olgunlaşan daha geniş bir ortak savunma platformu arayışının ürünü olarak tezahür etmektedir. Pakistan yetkililerinin açıklamalarına göre on aydan beri devam eden bu süreç kapsamında, ortak savunma iş birliği kapsamında bir taslak metni hazırlanmış durumda. Buradan hareketle, sürecin reaktif bir tutum olmadığı yahut ani gelişmelere bir cevap olarak ortaya çıkmadığı görülmektedir. Öyle ki, aslında 2023’te Riyad’da üç ülke arasında gerçekleştirilen istişare görüşmeleri hatırlandığında sürecin yeni olmadığının farkına varılabilir. Bu yönüyle mesele, uzun vadeli bir güvenlik değerlendirmesinin sonucu olarak bölgedeki üç büyük güç merkezinin daha koordinasyonlu, daha ortak ve daha istişareli bir savunma ortaklığı dönemine girme iradesini ortaya koyduğunu göstermektedir.
Riyad’ın Bakışından İslamabad ve Ankara
Her üç ülkenin de diğer ikisi ile savunma ortaklığını güçlendirmesi için nedenleri bulunmaktadır. Bu çerçevede Riyad açısından bakıldığında, İslamabad ile savunma ve güvenlik iş birliği yeni bir dönemin habercisi değildir. Çünkü Riyad ve İslamabad arasında uzun dönemdir devam eden, tarihsel karakteri haiz olan, stratejik ve taktik düzeylerde kökleşmiş bir savunma-güvenlik ortaklığı bulunmaktadır. Riyad, uzun yıllardır İslamabad’ın köklü ordu geleneği ve insan gücü gibi stratejik değerlerinden istifade etmekte ve aynı zamanda İslamabad’ı askeri kapasitede insan kaynağı sağlamasının yanı sıra eğitim, danışmanlık ve operasyonel tecrübe alanlarındaki katkılarıyla güvenilir bir ortak olarak değerlendirmektedir. İki ülke arasındaki askeri ilişkilerin derinliği; Soğuk Savaş döneminden Körfez savaşlarına, terörle mücadele operasyonlarından savunma altyapısının güçlendirilmesine kadar götürülebilir. Son dönemde ise İsrail-İran merkezli yaşanan askeri istikrarsızlığın kontrolden çıkması, Katar’ın Haziran 2025’te İran ve Eylül 2025 tarihinde de İsrail tarafından vurulması ile hâd safhaya ulaştığı görülmüştü. Bölgeye ilişkin güvenlik tahayyüllerinde ABD’nin yeterince kararlı bir şekilde hareket etmediği gerçeği, Riyad’ı halihazırda devam eden askeri-savunma-güvenlik iş birliklerini güçlendirmeye itmiş ve bunun sonucunda Suudi Arabistan-Pakistan arasında bir Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması imzalanmıştı. Dolayısıyla son dönemdeki jeopolitik gelişmeler, Riyad’ın İslamabad ile olan bu iş birliğini jeopolitik açıdan daha anlamlı hale getirmişti.
Son dönemde Ankara’nın da bu iki ülke ile ortaklığını güçlendireceğinin resmi ağızlardan ifadesi, Riyad açısından farklı aktörlerle girilen yapısal güvenlik ilişkilerini ikame eden değil daha çok bu süreçleri tamamlayan bir faktör olarak değerlendirilmektedir. 2020-2021 döneminden bu yana, üst düzey ziyaretler ile birlikte ikili ilişkilerdeki normalleşme iklimini, ilişkilerin konsolidasyonuna yükselten Ankara ve Riyad, savunma sanayii gibi stratejik sektörleri içerecek şekilde iş birliklerini geliştirmişlerdi. Öyle ki, Riyad’ın savunma sanayiini yerelleştirme hedeflerinin Ankara ile geliştirilen iş birliği çerçevesinde güçlenmesi ve Suudi Arabistan Askeri Sanayi Genel Otoritesi’nin (GAMI) açıklamalarıyla 2025 başı itibarıyla yüzde 20 oranında yerelleştirmeye ulaşılmış olması da iki ülke ilişkilerinin güçlenmesinin faydasını göstermektedir.
Dolayısıyla burada temelde, Riyad’ın halihazırdaki üçlü savunma ortaklığına girişi her şeyden önce ilişkilerinin bulunduğu İslamabad ve Ankara ile bu anlamdaki ilişkilerini kurumsallaştırma, bir çerçeveye oturtma ve daha da güçlendirmeyi içermektedir.
Jeopolitik Açıdan Üçlü Platformun Riyad İçin Anlamı
Üçlü platform çerçevesinde gerçekleştirilen görüşmeler, Riyad açısından birçok nedene dayanmaktadır. Bu çerçevede, bu üçlü platformu resmi bir kurumsal çerçeve haline getirme konusunda Riyad’ın dayandığı temel nedenler şöyle özetlenebilecektir.
Riyad, Abu Dabi ile uzun dönemdir üstü örtülü bir rekabet ortamını yürütmekte; Abu Dabi, Riyad’ın Körfez’in en nüfuzlu ülkesi rolünü kabul etmemektedir. Bu çerçevede iki aktör, temelde aynı amaçlara ayrı araçlar üzerinden ulaşma hedefi gütmeleri hasebiyle jeostratejik ve jeoekonomik bir rekabet içerisindedir. Birer Arap Körfezi monarşisi olan her iki ülkenin; petrol sonrası döneme dair ekonomik kaynaklarını çeşitlendirme stratejisi, vizyon programları çerçevesinde petrol-sonrası döneme geçişi hızlandırmaya çalışması ve bölgedeki çatışma ortamlarını kendi çıkarlarına göre durdurma/genişletme politikaları, artık iyiden iyiye gündeme gelen rekabeti gün yüzüne çıkarmıştır.
Dolayısıyla burada, reaktif bir tutumdan ziyade Riyad’ın politikası, Abu Dabi ile ilişkilerini koparmadan, Körfez içerisindeki güç dengesinde yalnızlaşma ihtimalini önleyici bir şekilde bölgedeki diğer güç merkezleriyle savunma ilişkilerini geliştirmeye itmektedir. Riyad sadece Ankara ve İslamabad ile değil, aynı zamanda Doha ve Kahire gibi ortakları ile de siyasi, ekonomik ve güvenlik bağlarını genişletmekte ve dış politikasına Körfez dışı bir stratejik derinlik kazandırmaya çalışmakta, dolayısıyla Abu Dabi’nin manevra alanını daraltma amacı gütmektedir. Bu çerçevede Ocak 2026’nın son günlerinde Abu Dabi ile Yeni Delhi arasında ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerin geliştirilmesine dair uzlaşı ile sonuçlanan görüşmelerin gerçekleştirilmesi, Körfez-içi dengelerin bu parametrelerini doğrulamaktadır.
Riyad’ın aynı zamanda Ankara ve İslamabad ile bir savunma ortaklığı arayışı, Ortadoğu’da devlet kapasitesinin güçlendirilmesi ve merkezi yönetimlere verilen desteklerin artırılması ile ilgilidir. İsrail’in Ortadoğu’da daha önceki dönemlerin üzerine, 7 Ekim 2023 sonrası gerçekleştirdiği istikrarsızlaştırıcı, hukuksuz ve orantısız siyasi-askeri tutumları, bölgede yeni askeri ve siyasi bir düzen kurulacağı fikri ile birleşmişti. Nitekim, İsrail’in Suriye’nin güneyini 8 Aralık 2024 sonrası işgal etmesi ve Deraa, Süveyda ve Kuneytra’da Dürzi kesimleri destekleyici faaliyetlere girişmesi, yine Yunanistan ve GKRY ile siyasi-askeri ortaklık kurması ve bütün bunlara ek olarak Somali’ye bağlı özerk bölge olan Somaliland’ı resmi olarak tanıması, İsrail’in karşısında bölünmelerin, bölge istikrarını tehdit edecek yapılanmaların ve devlet içerisindeki ayrılıkçı yapılanmaların karşıtı bir blokun ortaya çıkmasını gerektirmişti. Dolayısıyla bu çerçevede Riyad, gerek kendi dış politikasını bu çerçevede bu gelişmelerin karşısında konumlandırmış, gerekse Ankara ve İslamabad gibi Ortadoğu istikrarındaki yapıcı rolleri ile konumlanan aktörlerle beraber iş birliğini kurumsallaştırma gayreti içerisine girmiştir. İsrail’in bölge tahayyülü karşısındaki Riyad’ın bu konumlanışı, ülkeye doğrudan savaşmadan siyasi caydırıcılık ve kolektif bir duruş sergilenebilecek bir zemin kazandırmaktadır.
Kurumsallaşma ve Gelecekten Beklentiler
Bu çerçevede düşünüldüğünde, Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan arasında kurulması beklenen bu üçlü platform, Riyad açısından tamamıyla yeni bir “askeri ittifak” yahut mevcut ortaklıkları ikame etmeye dönük bir radikal kopuş olarak okunmamalıdır. Aksine Riyad’ın bu arayışı, temelde Riyad’ın değişen bölgesel ve küresel jeopolitik koşullar ve çevre etrafındaki güvenlik arayışını yeniden tanımlama çabasının bir yansıması olabilir. ABD merkezli güvenlik mimarisine duyulan güvenin “mutlak olmaktan çıkması”, Körfez içi rekabetin derinleşmesi ve Yemen, Sudan, Gazze gibi aslında çok taraflı ve çok katmanlı olan krizlerin eş anlı baskısı, Riyad’ı daha esnek ve çok ortaklı güvenlik çerçevelerine yöneltmektedir.
Bu bağlamda üçlü platform, Riyad için askeri risklerin paylaşıldığı, siyasi dikkat ve caydırıcılığın genişletildiği bir zemin olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’nin savunma sanayii kapasitesi ve stratejik tecrübesi, Pakistan’ın askeri tecrübesi ve Suudi Arabistan’ın finansal-ekonomik ve siyasi ağırlığı düşünüldüğünde, ortaya çıkan tablo her aktörün kendi dengeleri açısından daha çok algısal caydırıcılık ve stratejik nüfuz üretmektedir. Aynı zamanda bu çerçeve, Riyad’ın İsrail ve Filistin meselesinde yaşadığı meşruiyet aşınmasını sınırlı da olsa dengeleme ve bölgesel liderlik iddiasını daha meşru bir zemine taşıma imkanı taşımaktadır.
