Kriter > Dosya > Dosya / 10. Yılında 15 Temmuz |

15 Temmuz Sonrası Türkiye’nin Ortadoğu Siyaseti


15 Temmuz’daki başarısız darbe girişiminin ardından Türkiye’de toplumsal ve siyasal kodlar yeni bir paradigma ile kurgulanmaya başladı. Yaşanan radikal değişim, iç siyasette ve kurumların yapılandırılmasında etkisini açık bir şekilde gösterdiği gibi, Türkiye’nin uluslararası siyasete yaklaşımında ve dış politika pratiklerinde de benzer şekilde net bir biçimde hissedildi. Dış tehditlere karşı aksiyon alma biçiminin farklılaştığı bu yeni gerçeklikte, özellikle Ortadoğu’ya yönelik Ankara’nın stratejik tercihleri hem bölgenin kendi koşulları hem de ülke içindeki dönüşümle ciddi bir paralellik arz etti.

15 Temmuz Sonrası Türkiye nin Ortadoğu Siyaseti
Astana Formatında Yedinci Üçlü Zirve Toplantısı (Mustafa Kamacı / AA, 19 Temmuz 2022)

Türk siyasal hayatının en önemli dönüm noktalarından biri hiç şüphesiz 15 Temmuz 2016 gecesi yaşandı. FETÖ yapılanmasına mensup ordu içindeki bir grubun ayaklanmasıyla ortaya çıkan darbe girişimi, halkın ortaya koyduğu kararlı duruş ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sergilediği güçlü siyasi irade sayesinde başarısızlıkla sonuçlandı. Bu hadise, siyasal süreçleri doğrudan etkilediği gibi aynı zamanda Türk siyasal kültüründe de köklü bir dönüşümün öncüsü niteliğindeydi. 15 Temmuz gecesi, toplumun ordu karşısındaki sessizliği büyük oranda sona ererken, aynı zamanda sivil iradenin tecellisiyle ortaya çıkan siyaset mekanizmasına sahip çıkma temayülü de net bir şekilde tezahür etti.

15 Temmuz’daki başarısız darbe girişiminin ardından Türkiye’de toplumsal ve siyasal kodlar yeni bir paradigma ile kurgulanmaya başladı. Dışa bağlı ve ezoterik karakteri yüksek hareketlerin oluşturduğu/oluşturabileceği risklerin anlaşılmasına kapı aralayan 15 Temmuz, Türkiye’de güvenlik algısının yeniden tanımlanması ve ordu-siyaset ilişkilerinin de yeni baştan düzenlenmesi bakımından tarihi bir kırılmayı beraberinde getirdi. Bu iki hususa dair yaşanan radikal değişim, iç siyasette ve kurumların yapılandırılmasında etkisini açık bir şekilde gösterdiği gibi, Türkiye’nin uluslararası siyasete yaklaşımında ve dış politika pratiklerinde de benzer şekilde net bir biçimde hissedildi. Dış tehditlere karşı aksiyon alma biçiminin farklılaştığı bu yeni gerçeklikte, özellikle Ortadoğu’ya yönelik Ankara’nın stratejik tercihleri hem bölgenin kendi koşulları hem de ülke içindeki dönüşümle ciddi bir paralellik arz etti.

 

15 Temmuz’a Giderken Türkiye’yi Sınırlandırma Stratejisi

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002 seçimleri sonrası ortaya konan dış politika vizyonu ve hayata geçirilen politikalar, Türkiye’nin küresel siyasette yeniden konumlanmasına ve özellikle Ortadoğu’da kurucu bir aktöre dönüşmesine imkân tanıdı. Özellikle 2011’deki Arap Ayaklanmaları sürecinde bölgede gerçekleşen halk devrimlerinin sonucunda oluşan statüko, Ankara’nın yeni küresel siyaset vizyonundan ilham alan bir karakterdeydi. Bununla birlikte, Mısır, Tunus, Yemen ve Libya’daki stratejik dönüşümde, Batı’ya yakın gruplardan ziyade toplumun genel eğilimlerini yansıtan İslamcı ve muhafazakâr partilerin seçimlerde gösterdiği büyük başarı, ABD ve diğer Batılı aktörlerin bölgeye bakışını tamamen değiştirdi. Ayrıca Suriye’deki Beşşar el-Esed rejimini ayakta tutmak için Rusya ve İran’ın verdiği açık destekle, Ortadoğu’nun bağımsızlaşma hamlesine ciddi bir ket vurulmaya çalışıldı. Ankara’nın bölgeyle ilişkilerinin yeni bir boyuta taşındığı bu süreçte, küresel ve bölgesel aktörler nezdinde oluşan rahatsızlık, Türkiye’nin hareket alanını sınırlandırmaya yönelik girişimlerin peşi sıra geldiği bir duruma evrildi. 2013’te benzer arka planlara, destekçi kitlesine ve söylemlere sahip olayların Türkiye, Mısır ve Bangladeş’te birdenbire zuhur etmesi, Müslüman dünyadaki yeni ivmenin önüne set çekmek amacıyla atılmış adımlardır. Türkiye’deki Gezi Parkı şiddet eylemlerinin yanı sıra Mısır’daki Temerrud ve Bangladeş’teki Şahbeg protestoları eş zamanlı bir stratejinin yansımasıydı.

Mısır’da 3 Temmuz 2013’te darbe marifetiyle Muhammed Mursi’nin devrilmesinin ardından Ankara’nın bu hadise karşısındaki duruşu, bölgede yeni bir dinamiğin oluşmasına sebebiyet verdi. Suriye’de derinleşen krizin yanı sıra bölgedeki bazı aktörlerin, halk devrimlerinin sonlandırılması ve otoriter statükoya dönüş konusunda çaba sarf etmesi, Türkiye’nin dış politika parametrelerinde harici ve dâhili saikler nedeniyle bir daralma meydana getirdi. Bu dönemde Suriye’nin kuzeyinde oluşan terör yapıları (DEAŞ ve YPG) ve içeride PKK’nın ülkedeki istikrar ortamını bozma eğilimleri, 15 Temmuz öncesi iktidarı ve dolayısıyla meşru ve sivil siyasi iradeyi yıpratma hamleleriydi. Özellikle güvenlik bürokrasisinin içine yoğun şekilde sızan FETÖ mensuplarının, karar alma ve uygulama süreçlerini bilinçli şekilde yavaşlatması ve manipülatif bilgilerle hükümetin doğru irade ortaya koymasını engelleme çabaları, Türkiye’nin küresel siyasetteki özgün ve bağımsız karakterini zedeleyerek etkisiz bir aktör konumuna düşürme planının bir parçasıydı.

Suriye’den Türkiye’nin sınır güvenliğine yönelik tehditlerin arttığı bir ortamda Rusya ile yaşanan uçak krizi de Ankara’nın yüzleştiği derin sınamalardan biri olarak tarihe geçti. Türk hava sahasını ihlal eden Rusya’ya ait SU-24 uçağının düşürülmesinin ardından Moskova-Ankara hattında yaşanan gerilim, bölgede yalnızlaşan ve Batı dünyası nezdinde de güvenlik kaygıları dikkate alınmayan Türkiye için ciddi sıkıntılar meydana getirdi. Bununla birlikte, Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde, karar alıcı elitlerin aklıselimle süreci yönetmesinin ardından Ankara’nın Moskova ile yaşadığı kriz büyük oranda çözülürken, aynı zamanda Türkiye bölgesel ve küresel meydan okumalara daha dirençli bir duruş sergilemeye başladı. Ankara’nın alternatif stratejilerle ülkenin güvenliği ve istikrarını koruduğu ve tüm tehditler karşısındaki kararlı siyasetini sürdürmesinden ötürü FETÖ mensupları ve dışarıdaki destekçilerinin beklediği çözülmenin yaşanmaması, 15 Temmuz gecesi iktidarı darbeyle ortadan kaldırma ve Türkiye’nin öznelliğini yok etme teşebbüsünü beraberinde getirdi.

DEAŞ'e yönelik Fırat Kalkanı Operasyonu
DEAŞ'e yönelik Fırat Kalkanı Operasyonu (Halil Fidan / AA, 26 Ağustos 2016)

 

15 Temmuz Sonrası Arınma ve Türkiye’nin Yeni Ortadoğu Siyaseti

Cumhuriyet tarihinin en uzun gecelerinden birinin yaşandığı 15 Temmuz sonrasında, FETÖ mensuplarının ülkenin siyasal öznelliğini yok etme ve hareket kabiliyetini sınırlandırma girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasıyla Ankara yeni bir paradigma dahilinde aksiyon merkezli bir siyaset izlemeye başladı. Güvenlik ve tehdit algısının sahadaki gerçeklikle uyuşan bir biçimde formüle edildiği bu süreçte, güvenlik bürokrasisi, özellikle de ordu içindeki zararlı unsurların tasfiyesiyle, hükümet ve ordu arasında olması gereken hiyerarşik ilişki çerçevesinde adımlar attı. Ankara’nın tüm dünyaya mesaj vermek ve terörün her türlüsüne karşı hiçbir kategorik ayrım yapmadan mücadele edeceğini somut şekilde göstermek için 24 Ağustos 2016 tarihinde, Suriye Özgür Ordusu’nun desteğiyle, Suriye’nin kuzeyine yönelik Fırat Kalkanı Operasyonu başlatıldı. DEAŞ unsurlarına karşı ezici bir zaferin elde edildiği operasyon kapsamında Ankara, Suriye topraklarından kendi sınırlarına yönelik tehditleri izale etmek ve ülkenin kuzeyinde Suriyeliler için güvenli bir bölge oluşturmak amacıyla oldukça stratejik bir hamle gerçekleştirdi.

Fırat Kalkanı ile teori-pratik uyumu ekseninde radikal bir örneklik sergileyen Türkiye, ortaya koyduğu askeri aktivizmle sahadaki dengeleri değiştirdiği gibi, aynı zamanda Suriye’nin geleceğine dair yeni bir sürecin başlatılması konusunda hem bağımsız hem de kurucu bir rol üstlendi. Uzun yıllar boyunca ABD ya da Avrupalı aktörlerin Suriye’deki iç savaşın bitirilmesi ve Suriyelilerin güvenli dönüşlerinin sağlanması konusunda yapıcı ve gerçekçi adımlar atmaktan uzak durması, 15 Temmuz sonrasında Ankara’nın yeni kodlarla Rusya’yı daha fazla muhatap alan bir tavır benimsemesini beraberinde getirdi. Türkiye-Rusya-İran zemininde Suriye eksenli kurulan masa ve Astana Görüşmeleri ile ülkedeki krizin çözümüne dair alternatif bir girişim inisiyatifinin alınması, 15 Temmuz’un somut olumlu katkısı olarak kayıtlara geçti. DEAŞ’a karşı verdiği mücadelenin yanında, Suriye’deki PKK/YPG yapılanmasının da hiçbir şekilde Suriye’nin toprak bütünlüğüne zarar vermesini istemeyen Türkiye, Batı dünyasından gelen tepkilere rağmen stratejik otonomi anlayışıyla Zeytin Dalı ve Barış Pınarı operasyonlarını da yaparak bölgedeki oyun ve statükoyu değiştirici pozisyonunu pekiştirdi.

Suriye sahasında 15 Temmuz sonrası arınma çabalarının çıktılarını hızlı bir şekilde gören Ankara, Arap Ayaklanmaları sonrası sürecin tersine dönmesiyle oluşan daralma ve yalnızlaşma ortamından kurtulmak için daha aktif bir stratejiye döndü. Bu süre zarfında ülke içindeki siyasal sistem dönüşümü, Türkiye’nin bağımsız dış politika pratiklerini sergilemesini de kolaylaştırdı. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle yürütmenin etkinleştiği ve kurumlar arasındaki iletişimin hızlandığı yeni bir modelin inşası, 15 Temmuz darbe girişiminin olumsuz etkilerinin minimize edilmesinde ve Ankara’nın küresel iddiasının artırılmasında belirleyici rol oynadı. Bunun bir yansıması olarak özellikle Körfez İşbirliği Ülkeleri’nin Katar’ı tedip etmeye yönelik abluka uygulamasına karşı Doha’ya açık destek vererek bölgedeki etkin gücünü tüm taraflara gösterdi. Ayrıca, ülkenin sivil ve güvenlik bürokrasisindeki arınmanın ardından savunma sanayisindeki gelişmelerin hızlanması ve Türkiye’nin ana akım güvenlik üreten bir ülkeye dönüşmesi, Ankara’nın küresel siyasette yeniden konumlanmasına olanak tanıdı. Bu durum şüphesiz bölge aktörleri nezdinde Ankara ile bağların yeniden gözden geçirilmesi ve dondurulan ilişkilerin aktifleştirilmesiyle neticelendi.

15 Temmuz’daki darbe girişimi, her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yönetimini doğrudan hedef almasından ötürü siyaset mekanizmasına yönelik bir müdahale gibi görülse de aslında bu başarısız hamlenin Türkiye’nin küresel alandaki öznelliğini ortadan kaldırmaya yönelik bir irade neticesinde gerçekleştiği net bir şekilde anlaşılmaktadır. Türk siyasal hayatındaki klasik ya da post-modern darbelerin önemli bir kısmının Ankara’nın alternatif aktörlerle temas kurması ya da yeni bir küresel siyaset vizyonu sunması neticesinde yapıldığı dikkate alındığında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uluslararası alana sunduğu yeni perspektifin etkilerini kırmak ve Türkiye’yi yeniden ikincil bir aktör haline dönüştürmek için FETÖ mekanizmasının harekete geçirildiği görülmektedir. Ülkenin egemenliğine ve bağımsızlığına karşı organize edilen bu badireyi atlatan Türkiye, bünyesindeki zararlı unsurların büyük oranda tasfiyesiyle küresel alanda daha özgün stratejiler ortaya koymaya başladı. Bunun en somut göstergesi de Ortadoğu’da Türkiye’nin kurucu ve belirleyici rolüyle gerçekleşti. Sahanın statükosunu değiştiren ve bölgesel aktörleri başarılı bir şekilde dengeleyen Ankara, geride kalan on yıllık süre zarfında hem Ortadoğu’nun hem de küresel siyasetin en etkin aktörlerinden biri haline geldi.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası