Kriter > Söyleşi |

SETA Washington D.C. Araştırma Direktörü Doç. Dr. Kılıç Buğra Kanat: “Türk-Amerikan İlişkileri Resetlenmeli”


Ankara-Washington ilişkilerini, S-400 gündemini, Ankara’nın FETÖ üyeleri için beklentilerini ve daha fazlasını konunun uzmanı bir isimle, SETA Washington D.C. Araştırma Direktörü Doç. Dr. Kılıç Buğra Kanat ile konuştuk.

SETA Washington D C Araştırma Direktörü Doç Dr Kılıç Buğra
SETA Washington D.C. Araştırma Direktörü Doç. Dr. Kılıç Buğra Kanat

Türk-Amerikan ilişkileri Obama’nın ikinci döneminden bu yana temel kriz alanlarına sahip. Türkiye’nin temel hassasiyetleri konusunda ABD’nin yaklaşımı beklentileri karşılamak yerine NATO müttefikliğini gölgeleyecek içerikler barındırıyor. Bu bağlamda ABD’nin terör örgütü PKK’nın uzantısı PYD-YPG’yi Suriye’de desteklemesi ve terör örgütü FETÖ üyelerine topraklarında ev sahipliği yapması Ankara’nın beklentileri ve milli çıkarlarıyla uyuşmuyor. Ayrıca Türkiye’nin güvenlik kaygıları nedeniyle Rusya’dan satın almak istediği S-400 füze sistemleri konusunda ABD’nin takındığı tehditkar söylem Türkiye açısından kabul edilemez bulunuyor. Dolar mekanizmasının sürekli bir şekilde Türkiye ekonomisini tehdit edecek bir aygıt olarak öne çıkartılması ise bir diğer sorun alanıdır. Bununla birlikte Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın liderler diplomasisiyle attıkları yeni adımlar problemlerin çözümü konusunda dönemsel olarak kapı aralıyor. Dolayısıyla iki ülke ilişkilerinde çözülmeyi bekleyen sorunlar var. Peki süreç nasıl olacak? Türkiye’nin beklentileri karşılanacak mı? Bu soruları ve daha fazlasını konunun uzmanı bir isimle, SETA Washington D.C. Araştırma Direktörü Doç. Dr. Kılıç Buğra Kanat ile konuştuk.

Söyleşi: Yusuf Özkır

 

 

Amerikan dış politikasının genel görünümü şu an ne durumda?

ABD aslında kendince orta yaş bunalımında bir süredir. Tıpkı orta yaş bunalımındaki insanların yaptığı gibi geçmiş elli küsur senede yaptıklarını sorguluyor. Kimliği ve amacıyla ilgili soru işaretleri taşıyor. Dünyada bundan sonraki yıllarında nasıl bir rol oynayacağı üzerine kafa yormaya çalışıyor. Bunu yaparken de senelerden bu yana oluşturduğu ittifak ilişkilerini zedeleyici girişimler içine giriyor; tek taraflı adımlar atıyor ve ciddi stratejik hatalar içine düşüyor. Yeni başlamış bir süreç değil aslında bu. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana seçilen başkanların tamamının ortak paydası Amerikan halkında mevcut olduğunu düşündükleri bu sorgulamaları kampanya sloganına dönüştürmekti. Seçilen başkanlar oldukça beynelmilel nitelikler taşıyan rakiplerine karşı sürekli olarak ABD’nin dünyanın polisi olmaktan vazgeçmesi gerektiğini savundu. İttifak ilişkileri özellikle son yirmi senedir ciddi krizler yaşadı.

Ne istemediğini bilen ve sonuçlarına bakmaksızın bunu sürekli ifade etmeye başlayan ancak ne istediğini tam olarak ortaya koyamayan bir ABD dış politikası ortaya çıktı. Clinton’ın “grand strategy” istemeyen tutumu, Bush’un ABD dış politikasını terörle mücadeleye indirgemesi ve Obama’nın Amerikan halkının savaşlardan duyduğu bıkkınlığı dış politikaya olan iştahsızlık olarak okuma girişimi bu stratejisizliğe kılıf bulma çabası gibiydi aslında.

 

AMERİKALILAR DUYARSIZ

Bu durumun iç politikada da bir karşılığı vardı yani?

Elbette. Amerikan kamuoyu aslında dış politikaya oldukça ilgisizdir. ABD’nin son elli yılı ABD’nin iki yüz elli senelik tarihinde bir sapmayı işaret ediyor. Kuruluşundan itibaren uluslararası angajmanlara oldukça isteksiz bir toplum yaşıyor burada. Bu açıdan Washington’daki siyasi elitler ile kamuoyu arasında her zaman ciddi bir makas olmuştur. ABD’deki elitler basının ve bazen çıkar gruplarının yardımıyla Amerikan halkını bazı uluslararası maceralar için ikna etmiş. Birinci Dünya Savaşı sonrasında mesela savaşın ve daha doğrusu zaferin toplumsal psikolojik etkisinin sona ermesinin ardından Amerikan halkında bir hayıflanma süreci başlamış. Bugün Başkan Trump’ın iktidara gelirken ifade ettiği “Önce Amerika” gibi sloganlar tam da aslında o yıllarda ortaya çıkmış. 1920 seçimlerinde başkan seçilen Warren Harding’in seçim sloganı buydu. Soğuk Savaş atmosferinde yaratılan acil, yakın ve varoluşsal tehdit algılaması sırasında geçici olarak değişen bu kamuoyu Soğuk Savaş sonrasında yeniden yerini geriye dönük hayıflanmaya bıraktı. Soğuk Savaş sonrası yapılan başkanlık seçimlerinde Amerikan seçmeninin son derece tutarlı ve istikrarlı bir biçimde dış politikadan daha az anlayan adayı başkan seçmesi bu durumun bir sonucuydu aslında.

1992 seçimlerinde CIA eski başkanı, eski büyükelçi, eski BM daimi temsilcisi ve eski başkan yardımcısı olan Başkan Bush’a karşı Arkansas gibi görece küçük bir eyaletin sıfır dış politika tecrübesi olan valisi Clinton, 2000 seçimlerinde eski Kongre üyesi, sekiz sene başkan yardımcısı olan Al Gore’un yerine sıfır dış politika tecrübesi olan Texas valisi, 2008 seçimlerinde Senatonun dış politikadaki şahinlerinden olan John McCain yerine sıfır dış politika tecrübesi olan Obama ve son olarak 2016’da eski first lady, eski senatör ve eski dışişleri bakanı Clinton’ın yerine sıfır dış politika tecrübesi olan Trump’ın seçilmesi aslında bir tesadüf değil aksine istikrarlı bir çizgidir. Halkta bir karşılığı var. Onun için müttefik ilişkileri konusunda yönetimin yaptığı açıklamalar çok sorgulanmıyor. “Önemli olan Amerika” diyerek dış politikada yapılan tüm kısa vadeli ve tek taraflı politikalar mazur gösterilebiliyor. Hatta halktan aktif destek görüyor bu durum. Dış politika her ülkenin önce evinde başlar ve evi düzene sokmak aktif dış politikaya alternatif olarak sunulur. Mesela son ara seçimlerde dış politika konusu seçmenler için önem arzeden ilk beş konu arasında yoktu.

Kanat: "Savunma sanayiini yaptırım tehdidiyle korumaya çalışmak sürdürülebilecek bir strateji ortaya çıkarmıyor. ABD, savunma sanayiinde sahip olduğu yeri korumak istiyorsa bu meseleyi kendi içinde tartışmak zorundadır."

 

MÜTTEFİKLER MEMNUN DEĞİL

Bu durum Türkiye ile ilişkileri ne şekilde etkiliyor?

Müttefikleri ABD ile ilişkilerinde bir güven bunalımı yaşıyor. Mesela Asya’daki müttefikleri ABD’nin güvenlik iş birliği anlaşmalarına sadık kalıp kalmayacağını tartışıyor ya da Avrupa’daki müttefikler NATO’nun ABD için ne anlama geldiğinden artık tam olarak emin değil. Türkiye’yi bu noktada daha kritik hale getiren birkaç sebep var: Öncelikle Türkiye’nin bulunduğu bölge ve bu bölgede Ankara’nın izlediği politikalarla ilgili. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana ama özellikle son yirmi senedir ABD’nin dış politikadaki öncelikli çıkar ve çatışma alanı Ortadoğu olarak şekillendi. Bu aslında Türkiye’nin Ortadoğu açılımını başlattığı yıllara da denk geliyor. Dolayısıyla iki ülke de aynı yıllarda farklı motivasyon ve amaçlarla Ortadoğu’da aktif bir politika izlemeye başladı. Bu farklılıklar elbette aynı zamanda taktiksel ve operasyonel ayrışmaları da beraberinde getirdi. Bunun yanında aynı zaman dilimi Türkiye’nin daha bağımsız bir dış politika izlemeye başladığı bir dönem olarak öne çıktı. ABD’nin diğer müttefikleri ABD ile ilişkileri krize girdiği andan ve ABD’ye güven kaybının yaşanmasından itibaren alternatif opsiyonlar içine girerken Türkiye ise daha önceden proaktif bir şekilde bağımsız bir dış politika arayışına başlamıştı. Bu güç simetrisi açısından da ilişkilerin değiştiği bir dönem demekti aynı zamanda.

ABD 1990’lardaki “unipolar moment” olarak adlandırılan tek kutuplu dünyadaki hegemonyasını 2000’lerin ilk yıllarında kaybederken Türkiye ise 1990’lardaki “karanlık on yılı” bitirip bölgesinde önemli bir aktör haline geliyordu. Dolayısıyla güç simetrisi açısından da eski ilişki biçimi ortadan kalkıyordu. Buna elbette Türkiye’de yaşanan dönüşümü de eklemek gerekiyor. Bu yirmi yıl aslında Türkiye’de dış politika ve güvenlik politikaları karar verme mekanizmasının giderek daha fazla sivilleşmeye başladığı döneme tekabül ediyordu. Kamuoyu dış politika konusunda her zamankinden daha fazla ilgili ve alakalı olmaya başladı bu dönemde. Bunların hiçbiri Washington’da doğru okunamadı. Amerikan yönetimleri eski kodlarla ilişkiyi devam ettirmeye çalıştı uzun bir zaman boyunca. 1990’larda bazılarının “eksen ülke” olarak adlandırdığı Türkiye ile ilişkilerin söylemsel düzeyde “stratejik ortaklık” ve “model ortaklığa” çevrilerek aynı kodların devam ettirilebileceği düşünüldü. Ancak önerilen tanımlamalar büyük ölçüde içi boş ve stratejik bir vizyon sunamayan kavramlardı. İlişkilerin yeni bir ambalaja değil yeni bir içerik ve anlayışa ihtiyacı vardı. Mesela 2003 tezkeresinin Mecliste yeterli çoğunluğu bulamaması sonrasında Amerikalı yetkililerin “ordunun gerekli liderliği gösteremediği” konusunda yaptığı eleştiriler bu anlayışta yaşanan sıkıntıyı gözler önüne seriyordu. Bu durum Ankara ile Washington arasındaki krizin ABD ile diğer müttefikler arasında yaşanan krizlere nazaran daha sıkıntılı bir hale girmesine yol açıyordu. İlişkilerin son düzlükte birkaç senedir yaşadığı krizlerin altyapısını hazırlayan bu türbülansın ilişkileri etkilemeye başlamasıydı.

 

WASHINGTON’DAKİ TÜRKİYE ALGILARI

Washington’daki senaryolarda nasıl bir Türkiye tablosu ortaya konuluyor? Farklı tezler var mı?

Bence Türkiye olarak Amerika okumalarında en ciddi sorunlarımızdan biri Washington’ı bir bütün olarak görmektir. Washington bir bütün olarak okunduğunda ABD’deki mevcut kafa karışıklığı bizim bu ülkeyi algılayışımızdaki sorunla birleşip daha karmaşık bir tabloyu ortaya çıkarıyor. Öyle açık bir tablo yok Washington’da. Aslında Washington’da bir Türkiye tablosu değil “Türkiye tabloları” bulunuyor. Dahası bu farklı Türkiye tablolarını sunan kesimler arasında kendi tablolarını hakim kılmak için kıran kırana da bir mücadele gerçekleşiyor. Yani Türkiye tartışmasının son zamanlarda hem kurumlar arası bir mücadele hem de bir iç politika malzemesine dönüştüğü görülüyor. Bu sebeple bu farklı tabloları, bu tabloları sunan aktörleri ve motivasyonlarını ve farklı tablolar arasındaki mücadeleyi açık bir şekilde anlamak gerekiyor. Öncelikle şunu anlamak lazım: Kongre ile yönetim arasında Türkiye algısı ve Türkiye ile ilişkiler açısından ciddi bir uçurum var. Bu durum daha önceki dönemlerde mevcut olsa da şu an için Temsilciler Meclisi ile Beyaz Sarayın farklı partilerde olması özellikle de Trump ile Kongre arasındaki gerilim sebebiyle daha fazla ayrıştırıcı bir hale geliyor.

Beyaz Saray, Ankara ile ilişkilere önem veriyor. Bu önemi de aslında her görüşmede sık sık ortaya koyuyor. Trump’ın son altı ayda en sık telefonda görüştüğü liderlerden biri Cumhurbaşkanı Erdoğan. İlişkiler bu kadar krizde olmasına rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başkan Trump’ın sürekli iletişim halinde olması bu durumu ortaya koyuyor. Bu durum bazı kesimler için başlı başına rahatsızlık sebebi Washington’da. Özellikle Trump’ın Suriye’den çekilme kararının Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yapılan bir telefon görüşmesi sırasında veya sonrasında almasına verilen tepkiler bu durumu özetliyor aslında. Suriye konusuyla ilgilenen veya ilgilenmeyen bazıları bu kararın veriliş şekline gösterdikleri tepki dolayısıyla bir anda Suriye’de uzun süreli ABD askeri varlığını destekleyen çevreler oluverdi.

Ancak Kongreye bakıldığında bambaşka bir yaklaşım görülüyor. Son üç-dört sene içerisinde Türkiye ile ilgili olumlu hiçbir adım yok Kongrede. Başka bir karar ya da kanun tasarısı için bir araya gelemeyecek çevrelerin Türkiye konusunda beraber imzacı oldukları mektupları için toplandıklarını görüyoruz. Hem Türkiye’ye yönelik yaptırımlar konusunda yönetimi zorlaması hem de geçtiğimiz günlerde Kongrenin iki kanadından çıkan dört ayrı kanun tasarısı Kongredeki Türkiye atmosferini ortaya koyuyor. Dolayısıyla Türkiye’ye yönelik Kongrenin yaklaşımı ile yönetimin yaklaşımı arasında ciddi bir fark var. Bunda elbette farklı çıkar grupları ve farklı lobilerin de etkisi olabiliyor. ABD’deki sistem bu farklı grupların özellikle Kongre üzerinden ciddi bir şekilde etki elde etmesine kapı açıyor. Dolayısıyla Beyaz Sarayın Türkiye tablosu ile Kongrenin Türkiye tablosu bu noktada iki farklı Türkiye algısı ortaya koyuyor bu şehirde. Bu çok kaba bir analizde ortaya çıkan durum aslında. Kurumlar arası mücadeleye hiç girmedik henüz.

 

KURUMLAR ARASI MÜCADELE

Kurumlar arası mücadelede nasıl bir durum var? Daha mikro düzeyde başka bir tartışma mı söz konusu?

Elbette aslında Amerikan dış politikasının son zamanlarda yaşadığı krizin en önemli sebeplerinden biri bu mücadele. Bu mücadele sonucu ortaya çıkan resim ve gelen mesajların karmaşıklığı herkesin kafasını karıştırıyor. Zira verilen veya verildiği söylenen kararların uygulanamadığı bir dönem görüyoruz son birkaç senedir. Aynı örneği vermek gerekirse Başkan Trump’ın Suriye’den çekilmesinde bu durumu bir kez daha gördük aslında. Başkan tarafından verilen karar bir türlü uygulanamadı. Ankara ile ilişkilerinde Pentagonun önceliği ile Dışişleri Bakanlığının öncelikleri konusunda bazen ciddi farklar ortaya çıkabiliyor. Aynı şekilde başkan yardımcısının ofisi Türkiye ile ilişkiler konusunda aniden oldukça şahin bir tavır içine girebiliyor. Diplomatik nezaketsiz bir söylem ortaya çıkabiliyor burada. Hem Rahip Brunson hem de S-400 meselesinde ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in durduğu noktayı ve yaptığı açıklamayı göz önünde bulundurduğumuz zaman bazen ittifak ilişkisiyle bağdaşmayacak bir noktaya geldiğini görüyoruz. Bu farklı kurumların Türkiye ile ilişkilerin geleceği konusunda yaşadıkları görüş ayrılığının bazen daha geniş anlamda yaşadıkları güç mücadelesinin bir parçası olarak çıkıyor. Dolayısıyla yekpare bir Washington algısından bahsedemiyoruz.

Bunun yanında bu kurumların Türkiye’ye karşı tutumunu etkileyen farklı konular da var. Mesela Suriye meselesinde Dışişleri Bakanlığı ile Pentagon arasında uzun süredir YPG ile ilişkiler konusunda ciddi bir görüş ayrılığı seziliyor. Özellikle Pentagondaki bazı birimlerin YPG ile çalışma konusundaki ısrarı Dışişleri Bakanlığının izlediği tavırla bir noktada buluşmuyor. Özellikle Rusya ile ilişkiler gündeme geldiğinde de bunu görüyoruz. Türkiye ile Rusya’nın ilişkisi farklı bürokrasilerde farklı şekilde algılanıyor. Hatta buna daha mikro seviyede bakacak olursak Pentagon içerisinde dahi hem EUROCOM’un hem de CENTCOM’un Türkiye algısı konusunda ciddi farklar bulunuyor. CENTCOM Ortadoğu’dan sorumlu olması dolayısıyla YPG ile ilişkilerini önemserken EUROCOM’un asıl tehdit algısı Rusya olduğu için Türkiye ile ilişkilere daha farklı noktadan bakıyor. Dolayısıyla Washington’da da Türkiye tablosu değil Türkiye tabloları bulunuyor. Washington’ın Türkiye politikası da bu kurumlar arasındaki mücadelenin sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Türkiye’den ABD’ye bakınca masada olan ve kulislerde konuşulan şeyleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Yaklaşan bir fırtına olarak mı yoksa diplomasinin gerekli oyunları olarak mı görüyorsunuz?

Diplomatik ilişkilerde bu tip krizler olur. Ancak bu krizi derinleştiren ABD yönetiminin dış politika yapış tarzında yaşanan karmaşa ve kaos aslında. Bir yandan hemen hemen tüm dış politika krizlerinde yönetimde farklı kurumlar arasında yaşanan görüş ayrılıkları gözünüze çarpıyor. Öte yandan da yönetimde görev alan isimler arasında oldukça seri bir değişim var. İki senede iki dışişleri bakanı ve üç ulusal güvenlik danışmanı değişmiş. Dört aydır savunma bakanı yok ülkede. Daha uzun zamandır da özel kalem müdürü bulunmuyor. Kiminle neyin konuşulacağı bazen tam olarak belli değil. Bu durum serinkanlı bir diplomasi mekanizmasını da tehdit ediyor. İki lider veya bakanlar düzeyinde yapılan görüşmelerden sonra yapılan basın açıklamalarında yaşanan krizler var ki iki müttefik ülke arasında hiç olmaması gereken bir durum. Görüşmede söylenmemiş ifadeler bazen basın açıklamalarında yer alabiliyor. Bazen tweet üzerinden bazen bir konuşma sırasında Türkiye veya müttefik bir ülkeye karşı söylenen sözlerin yaratabileceği gerilim ve ilişkilerde oluşturabileceği yara dikkate alınmıyor.

ABD’nin hala var olduğu söylenen kamu diplomasi mekanizmasına bakıyorsunuz atılacak adımların ABD ile ilgili Türkiye’de yaratacağı olumsuz algıdan oldukça habersizler. Sonra bize neden bu kadar tepkili Türk kamuoyu diye sorunun kaynağını başka mahfillerde aradıklarını görüyorsunuz. Bakıyorsunuz son yıllarda Ankara ile Washington arasında yaşanan krizlerde sürekli olarak ABD’nin tek taraflı hamleleri ve tek taraflı istekleri bulunuyor. Patriot meselesini hatırlayalım: Patriotların Türkiye’den çekilmesi konusunda kararın tek taraflı verildiği ve dahası bu kararın tek taraflı olduğunun medyaya sızdırılması bir iletişim kazası olarak görülmüyor Türkiye’de. Diplomatik müzakerelere gelinceye kadar bu sürecin altını oyabilecek ciddi bir anti-diplomatik tutum ve davranışla karşılaşıyoruz aslında. Diplomatik müzakerelerden sonuç almak için iki ülke arasında bulunması gereken asgari güven ortamını tehdit eden bir noktadayız. Bu durumun bu şekilde uzaması bile aslında uzun vadede ilişkilerin geleceği için büyük risk oluşturuyor.

Kanat: "Son derece düşük seviyede devam eden karşılıklı güven meselesi bu noktada üzerinde en çok düşünülmesi gereken durumlardan biri. Güven artırıcı önlemler alınmadan diplomatik açıdan olumlu bir sonuç beklemek oldukça iyimser bir tavır olacak."

 

Türk-Amerikan ilişkilerinde üç temel sorun alanı bulunuyor: ABD’nin kendi topraklarında FETÖ elebaşı Fetullah Gülen’e yaşama izni vermesi ve FETÖ üyelerine rahat bir sığınak oluşturması ilk problemdir. İkincisi ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde terör örgütü PKK’nın uzantısı olan PYD-YPG’yi desteklemesidir. Üçüncüsü de Türkiye’nin güvenlik kaygılarıyla Rusya’dan satın alma konusunda epey aşama katettiği S-400 füze sistemlerine ABD’nin karşı çıkmasıdır. Bu üç konuda yakın dönemde nasıl bir süreç öngörüyorsunuz?

Mesela Fırat’ın doğusunda Türkiye’nin tezlerine uygun bir güvenli bölge oluşturulması gibi konularda sürpriz olabilir mi? İki ülke arasında güven ilişkisini uzun vadede oldukça yaralayan meseleler bunlar. Üç mesele de aslında ABD tarafından gösterilecek iyi niyet ve müzakere edilen meselelerin sahada uygulanabilmesi ve bir nebze diplomatik yaratıcılıkla çözümlenebilir. Ama dediğim gibi ABD tarafından önce iyi niyetli bazı adımların atılması gerekiyor. Bu konularda Türkiye’ye bazı kararları empoze ettirmeye çalışmak veya Menbiç örneğindeki gibi verilen kararların uygulamasını geciktirmek ilişkiler açısından çok olumlu bir tesir bırakmıyor.

Öncelikle Suriye konusunda sanırım mesele oldukça açık. Sahada iki ülke arasında yaşanan önceleri taktiksel sonraları da stratejik ayrışma özellikle ABD’nin YPG’yi açık bir şekilde desteklemesiyle çok farklı bir boyuta ulaştı. Dünyanın en büyük askeri gücü olan bir devletin DEAŞ gibi bir terör örgütünü ortadan kaldırmak için PYD-YPG gibi bir başka terör örgütünden başka bir partner bulamadığını sürekli söylüyor oluşu ABD tarafındaki diplomatik zaaf ve müttefik ilişkilerindeki sorunu ortaya koyuyor. Ancak özellikle Trump’ın Suriye’den çekilme ve güvenli bölge kararlarından sonra enteresan bir şekilde ilişkilerdeki krizli alanlardan Suriye meselesi çözümü en muhtemel görünen alanlardan biri haline geldi. En azından güvenli bölge konusunda şu an iki devlet arasında görece sağlıklı diyebileceğimiz bir diplomatik mekanizma bulunuyor. CENTCOM’un Türkiye ile çalışma konusunda şimdiye kadar sürdürdüğü ayak direme politikasının biraz yumuşadığı konuşuluyor. Bunun en büyük sebebi de elbette Türkiye’nin Afrin ve Cerablus’ta tek taraflı bir askeri müdahale kapasitesini ortaya koyabilmesi ve artık ABD’deki bazı kesimlerin bu bölgenin stabilizasyonu açısından sadece YPG ile çalışılmasının sürdürülebilir olmadığını anlaması oldu. Dolayısıyla bu ikili ilişkilerin görece en parlak alanı.

 

S-400’LER VE F-35

S-400 konusunda da ilişkiler aynı noktaya gelebilir mi peki?

S-400 konusunun üç farklı boyutunun olduğunu görüyoruz: Meselenin birinci boyutu ABD açısından iç hukuk boyutu. Kongrenin kabul ettiği ve yönetime de kabul ettirdiği “Amerika’nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası” uyarınca Rusya ile askeri ve istihbarat ilişkisi kuran ülkelerin cezalandırılması isteniyor. Bu yasa elbette sadece Rusya için değil aynı zamanda Kuzey Kore ve İran için de çıkmış bir yasa. Bu yasanın ortaya çıkışı ve yansımaları konusunda ABD içinde de ciddi görüş ayrılıkları bulunuyor. Yasanın bir yandan ABD’nin hasımlarıyla mücadele etmeye yardım edeceği iddiasında bulunurken öte yandan da bu hasımlarla mücadele için ittifak yapması gereken partnerleriyle ilişkilerini riske atabileceği ve bu durumun da “ABD’nin hasımları”nın işine gelebileceği sanırım çok fazla düşünülmemiş. Dolayısıyla ABD için bu noktada ciddi bir siyasi sorun yer alıyor. Bu yasa uyarınca sürekli olarak ABD tarafı Başkan’ın yaptırım uygulamak zorunda olduğu sinyalini veriyor Türkiye’ye.

İkinci boyutu daha siyasi bir boyut aslında. Özellikle geçtiğimiz yaz aylarında Brunson krizinin tepe noktası olduğu bir dönemde NDAA olarak bilinen savunma bütçesine ABD Kongresi bir hüküm ekliyor. Bu hükümle F-35’lerin Türkiye’ye verilmemesiyle ilgili olarak Kongre, Pentagondan bir rapor istiyor. Bu raporda teknik olarak S-400’lerin F-35 silah sistemini olumsuz yönde etkileyip etkilemediği soruluyor. Dahası Türkiye’nin F-35 programından çıkarılmasıyla ilgili bir süreç konusunda bilgi istedi Kongre üyeleri. Pentagon yazdığı bu raporun sadece iki sayfasını özet olarak basına açtı. Bu raporda aralarında F-35’lerin de bulunduğu farklı silah sistemlerinin de S-400’lerden olumsuz etkilenebileceği ifade ediliyor.

Üçüncüsü ise savunma sanayii ile ilgili. Savunma sanayii ile ilgili meselenin özü iki meseleden kaynaklanıyor: ABD yönetimi kendi kendine bir durum oluşturdu. S-400’lerin F-35’lerin istihbari zaaflarını ortaya çıkarabileceği kaygısıyla bazı kesimler Türkiye’nin hem F-35’leri hem de S-400’leri bir arada bulundurmasının F-35’lerin marka değerine ciddi manada zarar vereceğini söylüyor. Zaten son günlerde hakkında fazlasıyla spekülasyon bulunan F-35 programının bu şekilde bir darbe almasının yaratacağı ekonomik sonuçlar da göz önünde bulunduruluyor. Elbette burada sadece ABD savunma sanayii değil iştirakçı bazı ülkelerin de Türkiye’ye baskı yapılması için Kongrede lobi yaptığı konuşuluyor. Bunun yanında Türkiye’nin S-400’leri alması sonucunda yaptırıma maruz kalmaması halinde başka ülkeler de S-400’leri tercih edebilecek ve patriotların da pazar payı düşecektir. Bu durum ise ABD’deki savunma sanayiinin hacmi düşünüldüğünde ciddi bir sorun.

Peki bu sorunun çözümü var mı?

Dediğimiz gibi biraz yaratıcı çözümler ve iyi niyet gerekiyor. Kısa vadede ise Türkiye’nin teknik grup önerisi üzerinde konuşulması gereken bir meseledir. S-400’lerin F-35’lere karşı herhangi bir risk oluşturup oluşturmayacağı Türkiye tarafından da merak ediliyor. Zira Türkiye F-35’lerin ortağı konumunda. Böyle bir risk elbette Türkiye açısından da üzerinde önlem alınmaya çalışılan bir mesele. ABD’de yanlış bir algı olarak S-400’lerin Türkiye’nin kendi hava filosuna da tehdit oluşturabileceğini düşünmediği farz ediliyor. Dolayısıyla burada iki ülkenin ve belki de NATO’nun oturup çözebileceği bir konu var. Teknik grup bu konuda büyük bir imkan oluşturabilir.

İkinci mesele olarak savunma sanayiinin kaygıları farklı bir çözüm gerektiriyor. Türkiye’ye yaptırım uygulamasının sonuçları hem ittifak ilişkileri hem de ABD’nin uluslararası reputasyonu açısından oldukça sorunlu bir hamle olacaktır. Hasım ülkelere yaptırım farklı bir durum ama ittifak ilişkisi içinde olduğu ülkeye karşı uygulanacak böyle bir politika ABD’ye sürekli olarak ülkeleri yaptırım sopasıyla kendi ekseninde tutmaya çalışan bir ülke imajı kazandıracak. Öncelikle ABD’nin bu sorunu anlaması gerekiyor. Yani durum şu: Türkiye’ye istediği hava savunma sisteminin satışında zorluk çıkarıldı ve Türkiye farklı alternatifler aramaya başladı. Demek ki ABD’nin öncelikle bu zorlukların ortadan kaldırılması için kendi içinde bir muhasebe yapması gerekiyor. İkincisi de savunma sanayiini yaptırım tehdidiyle korumaya çalışmak sürdürülebilecek bir strateji ortaya çıkarmıyor. Dolayısıyla ülkelere artık silah satışıyla ilgili bu tip baskılar ve empoze ettiği diğer yollar uygulandığında bunun geri teptiği görülüyor. Dolayısıyla ABD, savunma sanayiinde sahip olduğu yeri korumak istiyorsa bu meseleyi de kendi içinde tartışmak zorundadır.

Üçüncü mesele olarak yaptırım meselesi geliyor. CAATSA’ya göre başkanın yaptırım konusunda adım atması gerekiyor. Ama bu yaptırımların uygulanmasının açık bir tarihi bulunmuyor. Her ne kadar hükümde “kaydadeğer bir işlem” olarak (significant transaction) geçse de bu işlemin ne olduğu açık olarak belirli değil. Yasada aynı zamanda başkana muafiyet yetkisi tanınıyor. Her ne kadar bu yetki tanınsa da bu yetkinin hangi ülkeler için geçerli olduğu hususunda herhangi bir açıklık yok. Bazı çevreler bu muafiyeti Hindistan, Endonezya ve Vietnam gibi ülkeler için tanındığını söylüyor. Fakat aynı zamanda bu muafiyetlerin ABD’nin ulusal çıkarları için kullanılabileceği kanun hükmünde olduğu ifade ediliyor. ABD, Türkiye’yi ulusal çıkarları bakımından önemli bir müttefik olarak görüyorsa bu muafiyeti Türkiye’ye tanıyabilir. Dolayısıyla S-400 üç ayrı yönü olan ve üç ayrı açıdan yaklaşılması gereken bir mesele. Bu konularda yönetimin Türkiye karşıtı çevreler ve Kongredeki bazı üyelerin baskısına karşı atacağı adımlar belirleyici olacak. Bu adımlar aynı zamanda bahsettiğimiz yaratıcılığa da yer açacak.

 

KARŞILIKLI GÜVEN EKSİKLİĞİ

Diğer sorunlarda da aynı şekilde bir çözüm öngörebiliyor musunuz?

Dediğim gibi iyi niyet ve diplomatik hamle gerekiyor. Ancak burada ABD’nin attığı adımların Türkiye ile ilişkileri açısından yarattığı sorunları anlaması gerekiyor. Bu durum Gülen’in iadesi gibi meseleler geldiğinde ABD şunu düşünmek zorunda: 15 Temmuz gecesi verdiğim tepkide nerede hata yaptım? Neden bana tepki gösterildi? Aynı şekilde daha sonra Türkiye’den gelen iade talepleri konusunda tatmin edici gelişmeler olmamasının Türkiye hükümeti ve kamuoyu nezdinde yarattığı etki ortada. Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın tutuklanması, mahkemeye çıkarılması, mahkemede Atilla’ya karşı savcılığın Gülenci bir eski emniyet mensubunu getirmesi, bu polisin kanun dışı yollarla elde edilen dinleme kayıtlarını yine uluslararası anlaşmalara aykırı bir şekilde mahkemeye sunması ve mahkemenin de bu delilleri bir buçuk gün boyunca dinlemesi bu krizi elbette tırmandırmaktadır. Her ne kadar her iki ülke NATO üyesi ve Afganistan’dan Balkanlar’a kadar geniş bir coğrafyada iş birliğini sürdürüyor olsa da mevcut durum ve krizler çözülmediği takdirde bu iş birliği alanlarını da etkileyecek.

Son derece düşük seviyede devam eden karşılıklı güven meselesi bu noktada üzerinde en çok düşünülmesi gereken durumlardan biri. Güven artırıcı önlemler alınmadan diplomatik açıdan olumlu bir sonuç beklemek oldukça iyimser bir tavır olacak. İttifak ilişkileri neticede ortak çıkar ve ortak tehdit algılamalarından ortaya çıkan ve iki müttefike de ittifakın olmadığı durumdan daha avantajlı bir sonuç çıkaran bir durum. Yaptırım tehdidi ve zorlama ile sürdürülebilir bir durum değil. ABD dış politikası bu hamlelerinin işe yaramadığını artık anlamak zorunda.

 

TÜRKİYE KENDİNİ ANLATMALI

Peki, ikna edici iletişim ve bürokrasi bakımından irdelendiğinde Türk tarafı ABD’de neler yapabilir?

ABD’de farklı güç odakları, karar verme mekanizmasındaki farklı kurumlar ve Türkiye’ye bakıştaki farklılıklar gözönüne alındığında Ankara’nın bu kesimlere ulaşmak için bir strateji değil stratejiler oluşturması gerekiyor. Dolayısıyla Kongrenin Türkiye tavrına karşı yapılabilecekler farklı, Dışişleri ve Pentagon özelinde yapılabilecekler daha farklıdır. Özellikle şu an güvenli bölge müzakereleri oldukça teknik bir konuma indirgenmiş durumda. Neticede başkanların verdiği karar sonucunda güvenli bölgenin olup olmaması değil bu bölgelerin nasıl olacağı meselesi tartışılıyor. Dolayısıyla burada bir diplomasi kanalı var. Bu kanal Menbiç meselesinde olduğu gibi yavaş ilerlese de bir şekilde küçük adımlarla da olsa ilerleyişini sürdürüyor. Ancak özellikle Kongrede ve Amerikan kamuoyundaki Türkiye ile ilgili algı konusunda biraz daha proaktif olunması gerekiyor.

Burada diplomasinin çeşitlendirilmesi oldukça önemli. Mesela parlamenter diplomasinin daha aktif rol alması burada Türkiye için oldukça geniş bir alan sağlayabilir. Kongre farklı çıkar gruplarının (Bu çıkar gruplarının bir kısmı ABD’de bulunan bazı Türkiye karşı gruplar ve bazıları da Türkiye’ye oldukça düşmanca yaklaşan bazı üçüncü ülkelerdir) çabaları sonucunda belli konuları gündemine almaktadır. Buradaki Kongre üyelerinin maruz kaldığı Türkiye algısının bir şekilde ortadan kaldırılması için Türkiye’nin aktif bir şekilde ve sürekli olarak kendi Parlamento üyeleri tarafından anlatılması kritik öneme sahip. Bununla ilgili çeşitli çabalar var. Mesela Dış İlişkiler Komisyonu geliyor ancak Türkiye’nin Kongrede maruz kaldığı eleştiriler göz önünde bulundurulduğunda bu çabaların çok daha güçlü bir şekilde yerine getirilmesi gerekiyor. Aynı şekilde ABD’de karşılığı bulunan kurumlar ile Türkiye’deki muadillerinden daha aktif bir şekilde ilişki kurması ve bu ilişkilerin sonucunda Türkiye’nin daha aktif bir şekilde anlatılması gerekiyor. Bunun için de sadece parlamenter diplomasi yeterli değil bunun içerisinde ayrıca ekonomik diplomasi de gerekli. İş adamlarının ekonomik çabalar içerisinde daha aktif rol oynaması da oldukça önemli. Dahası artık vatandaş diplomasisi diye de anılan sosyal medya diplomasisi ve kültürel diplomasi de bu süreçte önemli rol oynayabilir. Neticede Türkiye karşıtı grupların farklılığı kadar bu grupların ulaşabildiği farklı toplumsal kesimler de bulunuyor. İslamofobi ve Türkiye karşıtlığı kesişiminden algı oluşturmaya çalışan gruplar var mesela. Bu gruplara karşı daha fazla kültürel diplomasi ve vatandaş diplomasisinin öne çıkması lazım. İlişkilerin geldiği nokta itibarıyla aslında herkesin biraz taşın altına elini sokması gerekiyor. Bu negatif algı ekonomiden siyasete, kültürden turizme her alanı eşit bir biçimde etkiliyorsa burada bir çeşitlenmeye gitmek kaçınılmaz bir durum.


Etiketler »  

Dergiyi Satın Alın
İlgili Haberler

SETA Kitaplar
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası