Anayasal demokrasilerde siyaset ile yargı arasındaki ilişki, kuvvetler ayrılığı ilkesinin teknik bir uzantısı ve rejimin ahlaki, normatif omurgasını oluşturan temel bir denge alanıdır.
Bu denge, özellikle siyasal aktörlerin hukuki süreçlerle karşı karşıya kaldığı durumlarda daha da kırılgan hale gelir. Zira bu tür durumlarda siyaset, iki farklı ama birbiriyle çelişme potansiyeli taşıyan refleks arasında salınır; siyasal dayanışma, hukuk devletine bağlılık ve sadakat.
Yol Arkadaşlığı ve Yargı Bağımsızlığı
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, yolsuzluk ve yozlaşma iddiaları nedeniyle görevden uzaklaştırılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasından itibaren Silivri Cezaevi’ne gerçekleştirdiği çok sayıda ziyaret, düzenlediği mitingler, aileyle ve yurt dışı sol/sosyalist/sosyal demokrat yapılarla kurduğu temaslar dikkat çekici boyutlara ulaştı… Bu durum zikrettiğimiz ikili gerilimin somut bir örneği olarak da karşımıza çıkmakta. Özgür Özel’in dikkate şayan ziyaretleri, mitingleri, temasları, gelinen noktada bir parti liderinin “yol arkadaşına” sahip çıkması şeklinde basit bir politik jest olarak okunacak çerçeveyi de çok aştı. Öyle ki siyasal sistemin işleyişi, yargının konumu ve muhalefetin demokratik rolü bakımından çok katmanlı sonuçlar üretme potansiyeline sahip hale geldi...
Biraz hukuk bilenler bilir, hatta “Hukuk Başlangıcı” dersi alanlar dahi bilir, hukukun üstünlüğü ilkesinin en önemli boyutlarından biri, hukuki sürecin kişilerden bağımsızlaştırılmasıdır.
Demokrasilerde hukukun üstünlüğü ilkesi, salt normatif bir iddia değil, siyasal kültürün kurucu bir unsuru olarak işler. Suç isnadı altındaki kişinin kim olduğu -milletvekili, seçilmiş bir belediye başkanı, parti lideri ya da sıradan bir vatandaş- hukuki sürecin ilkesel çerçevesini değiştirmez/değiştiremez.
Bu noktada temel sorun şudur: Ana muhalefet partisi genel başkanının herkesi, hatta partisinin pek çok mensubunu dahi karşısına almak, ihraç etmek pahasına, bir kişi etrafında yoğunlaşan, süreklilik arz eden ve duygusal mobilizasyon içeren bir savunma hattı kurması, hukukun kişiselleştirilmesine yol açar mı, açmaz mı ve bunu niye yapar? Bu normalde üstlenilebilecek bir risk değildir ve kesinlikle göz ardı edilemez. Zira siyasal söylem, “adil yargılanma hakkı herkes için geçerlidir” noktasından çıkıp, fiilen “bu kişi için yargılama yapılamaz/yapılmamalıdır” izlenimi üretmeye başladığında, hukuk devleti savunusu kendi karşıtına dönüşür. Hukukun üstünlüğü, belirli kişileri yargıdan muaf tutmak değil, yargının herkes için aynı usul güvenceleriyle işlemesini sağlamaktır.
Özel’in tavrını savunan ve savunmak isteyen yaklaşımlar, genellikle “yargı vesayeti”, “siyasetin bastırılması” veya “otoriterleşme” söylemine yaslanmaktadır. Bu argüman elbette teorik olarak meşru bir zemine sahiptir. Gerçekten de karşılaştırmalı siyaset literatürü, dünya yüzünde, siyasal tarih boyunca yargının siyasal hesaplaşmaların aracı haline geldiği çok sayıda örnek sunar. Ancak burada belirleyici olan, eleştirinin nasıl ve hangi düzeyde kurulduğudur.
Eğer sorun yapısal ise -yargının bağımsızlığı, hâkim-savcı teminatı, soruşturma mekanizmalarının siyasal etkilerden arındırılması gibi konular- o halde siyasal tepkinin de yapısal, soyut ve ilkesel olması beklenir.
Oysa belirli bir dava (İmamoğlu Suç Örgütü Davası), belirli bir isim (Ekrem İmamoğlu) ve belirli bir mekân (Silivri) etrafında yoğunlaşan, tekrarlanan ve sembolik olarak güçlendirilmiş bir siyasal performans, yapısal eleştiriden çok dosya merkezli bir siyasal baskı izlenimi üretmektedir. Bu durum doğal olarak, “vesayetle mücadele” iddiasını zayıflatmaktadır. Vesayet eleştirisi, yargının siyaset üzerindeki etkisini sınırlamayı amaçlamalıdır; yargıyı, belli bir sonuç yönünde etkilemeye çalışan siyasal pratikler üretmemelidir. Hatta doğrudan savcıyı ve yargıcın kendisini hedef alan, meseleyi kişiselleştiren bir zaviyeye hiç girmemelidir. Ancak, Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınma anından itibaren başlayan “yargıya hücum” yaklaşımı, şu ana kadar hiç hız kesmeden gelmiştir.
Batı demokrasilerinde yargıya müdahale; doğrudan talimat, açık tehdit veya yasa dışı baskı biçiminde tanımlanmakla yetinilmez. Algı çabaları da en az fiili müdahale kadar önemlidir. Bir yargı mensubunun, verdiği kararın siyasi sonuçlarını düşünmek zorunda kalması, yargı bağımsızlığının fiilen zedelenmesi anlamına gelir.
Liderlikte Siyasal Pozisyon
Bu bağlamda şu soru kaçınılmazdır: Bir ana muhalefet partisinin genel başkanının, devam eden bir yargı süreci boyunca önce şüpheli şimdi ise sanık konumundaki kişiye onlarca ziyaret gerçekleştirmesi, mitingler yoluyla süreci sürekli gündemde tutması ve davayı siyasal mücadelenin merkezine yerleştirmesi, yargı üzerinde dolaylı bir baskı oluşturur mu oluşturmaz mı?
Karşılaştırmalı örnekler, bu soruya ihtiyatlı ama net bir cevap verir. O da Özgür Özel’in bu tavrı pekâlâ bir baskı sürecidir ve yargıyı etkileme, adil yargılanma hakkını önleme çabasıdır…
Olgun demokrasilerde, parti liderleri genellikle adil yargılanma ilkesini savunurlar, masumiyet karinesine vurgu yaparlar, ancak somut davaya ilişkin sürekli, kişisel ve mobilize edici bir siyasal angajmandan kaçınırlar. Bu mesafe ise yargıya saygının değil, demokrasinin gereğidir.
Demokratik teori açısından muhalefet, iktidardan daha düşük değil, daha yüksek bir normatif standartla hareket etmek zorundadır. Çünkü muhalefetin temel iddiası, “daha iyi bir hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü” vaadidir. Bu vaadin inandırıcılığı ise en zor anlarda -yani “kendi tarafı” söz konusu olduğunda- verilen reflekslerle ölçülür.
Eğer siyasetçiler suç işlemişlerse yargılanmalıdır deniyorsa, bu ilke selektif uygulanamaz. İlkenin askıya alındığı her durum, uzun vadede muhalefetin hukuk devleti söylemini zayıflatır ve onu ahlaki üstünlük zemininden mahrum bırakır.
Bu açıdan bakıldığında, Özel’in tutumu, kısa vadede siyasal konsolidasyon sağlayabilir; ancak orta ve uzun vadede muhalefetin “hukukun üstünlüğü” iddiasını tartışmalı hale getirir ki, bunun yansımaları artık sıklıkla ortaya çıkmaktadır. Pek çok eski, yeni partili konuşmakta, partinin ve genel başkanlarının tutumunu eleştirmekte, takip ve tercih edilen politikanın yanlışlığını dile getirmektedir.
Bu tartışmanın özü elbette, Ekrem İmamoğlu’nun suçlu olup olmadığı değildir. Bu, yargının konusudur. Asıl mesele, siyaset kurumunun, ana muhalefet partisinin ve liderinin kendi sınırlarını bilip bilmediğidir.
Gerçek anlamda Batı tipi bir demokrasi özlemi, iktidarın hukuka uymasını talep etmekle değil; muhalefetin de hukuka mesafesini doğru ayarlamasıyla mümkündür. Yargıya güven, yargının bağımsızlığından olduğu kadar siyasetçilerin yargı karşısındaki tutumundan da beslenir.
Tüm bunlardan hareketle gelelim işin özüne veya tartışmanın başına, Özgür Özel’in İmamoğlu çırpınışları bir yoldaş dayanışması olarak görülebilir mi? Özgür Özel’in söz konusu tutumunu savunmak için en sık başvurulan çok masum bir gerekçe, bunun bir “yoldaş dayanışması” olduğu iddiasıdır.
Siyasal partilerde, özellikle ideolojik veya tarihsel sürekliliği olan yapılarda, bu tür dayanışma refleksleri tamamen yabana atılamaz. Siyaset, programlar ve kurumlar üzerinden olduğu kadar kolektif kimlikler, aidiyet ilişkileri ve sadakat ağları üzerinden de işler. Bu açıdan bakıldığında, bir parti liderinin tutuklu bir yol arkadaşına sahip çıkması, ilk bakışta insani ve nihayetinde örgütsel olarak anlaşılabilir bir tutum gibi görünebilir.
Ancak bu açıklama, başta belirttiğimiz yoğunluk, süreklilik ve sembolik düzey, itiraz eden partililere yönelik şiddetli ve hiddetli tutum dikkate alındığında analitik olarak yetersiz kalmaktadır. Bir yoldaş için yüzlerce yoldaşla yolları ayırmanın izahı zor görünmektedir. Zira yoldaş dayanışması, doğası gereği geçici, ölçülü ve içe dönük bir pratik olma eğilimindedir. Oysa burada gözlenen durum, belirli bir eşik aşıldıktan sonra dayanışma olmaktan çıkıp, kamusal alanda sürekli yeniden üretilen, liderlik performansına dönüşmüş bir siyasal pozisyon almaya evrilmektedir. Bu ölçekte ve süreklilikte bir angajmanın, duygusal ya da örgütsel sadakatle açıklanması güçtür.
Eğer söz konusu tutum, ne yoldaş dayanışmasıyla ne de soyut ve ilkesel bir hukuk devleti savunusuyla açıklanamıyorsa, ister istemez üçüncü bir ihtimal gündeme geliyor, bu tavrın arkasında Özgür Özel’in kendisine uzanan, onu da sürecin siyasal öznesi haline getiren bir zorunlu taraflaşma olabilir mi?
Bu noktada meselemiz, kişisel niyet okuması yapmak değil; siyasal sonuçlar üzerinden analiz yürütmektir. Sürekli ziyaretler, davayı merkezine alan mitingler ve sembolik mekânların özellikle Silivri’nin siyasal anlatının kalbine yerleştirilmesi, yargının itibarsızlaştırma girişimleri, savcıların ve yargıçların doğrudan hedef alınması Özel’i bir dayanışma aktörü değil, doğrudan doğruya davanın siyasal taraflarından biri, davanın dışardaki “tutuklusu” haline getirmektedir. Bu durum, istemli olsun ya da olmasın, hukuki süreci iki kutuplu bir siyasal çatışmanın parçası haline dönüştürmektedir.
Bu çerçevede göz ardı edilmemesi gereken bir başka boyut, söz konusu tutumun Özgür Özel açısından bir liderlik inşası ve siyasal özneleşme işlevi görüp görmediğidir. Modern siyaset, özellikle muhalefet alanında, kriz anlarını liderlik sermayesi üretme fırsatlarına dönüştürme eğilimindedir. Tutuklama, mağduriyet ve “adaletsizlik” anlatıları, siyasal mobilizasyon açısından son derece güçlü sembolik kaynaklar sunar.
Bu durumda, İmamoğlu etrafında kurulan yoğun savunma hattı, ona yönelik bir sahiplenme değil; Özel’in kendisini, “adaletsizliğe karşı direnen ana figür” olarak konumlandırdığı bir siyasal anlatının parçası haline getirme çabasıdır da. Bu ise hukuki bir sürecin, dolaylı biçimde liderlik rekabetinin ve siyasal meşruiyet üretiminin aracı haline gelmesi riskini beraberinde getirir.
Son tahlilde, Özgür Özel’in tutumunu salt bir yoldaş dayanışması olarak okumak ikna edici olmaktan uzaklaşmaktadır; hukuk devleti savunusu olarak okumak ise kullanılan yöntemler nedeniyle hiç mümkün değildir. Geriye kalan ihtimal ise, sürecin siyasal bir sorunlu ve zorunlu taraflaşma zemini üretmiş olmasıdır.
Bu taraflaşma, hem iktidar ile muhalefet arasında hem de yargı ile siyaset arasında yeni bir gerilim hattı oluşturmaktadır. Tam da bu noktada, iyi niyetle başlayan bir sahiplenme pratiği, demokratik rejimin en hassas dengelerinden biri olan yargı bağımsızlığını zedelemeyi amaçlayan bir siyasal stratejiye dönüşmektedir.
Siyaset, hukukun yerine geçmeye başladığında; iyi niyetle savunulan demokratik değerler dahi, paradoksal biçimde demokratik rejimi aşındırır. Bu nedenle, hukukun üstünlüğünü savunan bir siyasal çizgi, kişilere değil ilkelere, davalara değil kurallara, anlık mobilizasyona değil kurumsal akla yaslanmak zorundadır. Aksi halde, vesayet eleştirisi ile yargıya müdahale arasındaki çizgi silinir; demokrasi adına yapılan siyaset, bizzat demokrasinin en hassas dengelerinden birini zedeleme riskiyle karşı karşıya kalır.
