Ankara, 7-8 Temmuz’da 32 ülkenin liderini ağırladı. Zirvenin gündemine savunma harcaması, tedarik zinciri, caydırıcılık, Ukrayna’ya destek ve Hürmüz Boğazı gibi başlıklar hâkim oldu. Zirvenin ardından yayımlanan resmi bildiride ise bir kelime hiç geçmedi, iklim değişikliği. Oysa aynı günlerde Akdeniz ve Ortadoğu kavurucu bir sıcak dalgasındaydı. Bu tür koşullarda tatbikatlar sağlık riski nedeniyle durdurulabiliyor. Ordular bu günlere artık “kara bayrak” günleri diyor. NATO’nun kendi İklim Değişikliği ve Güvenlik Etki Değerlendirmesi raporu, İttifak’ın Irak Misyonu'nda sıcaklık otuz beş dereceyi aştığında operasyonların aynı gerekçeyle durdurulduğunu ve bu günlerin sayısının her yıl arttığını doğruluyor. Sistem, ıslak termometre küre sıcaklığı denen bir ölçüme dayanıyor. Bu ölçüm belirli bir eşiği aştığında, bütün fiziksel tatbikatlar ve ağır eforlu faaliyetler durduruluyor. Terim aslında Amerikan ordusunun kendi sınıflandırması. Akdeniz ve Körfez’de konuşlanan ABD donanma gemilerinde, özellikle uçak gemilerinde, sık kullanılıyor. Uçakları fırlatan sistemin bulunduğu bölmede sıcaklık 65 dereceyi bulabiliyor. Personel neredeyse her gün ısı kaynaklı tedavi görüyor. 2008’den bu yana en az on yedi Amerikan askeri, tatbikat sırasında ısı çarpmasından hayatını kaybetti. NATO’nun kendi bilim kurumları, yıllardır iklim krizinin askeri hazırlığı zayıflattığını raporluyor. Bu tablo, zirvenin taşıdığı en belirgin çelişkilerden biri. Çünkü iklimin bildiride olmaması, yalnızca bir çevre meselesi değil, doğrudan zirvenin önceliklendirdiği muharebe hazırlığının kendisini de ilgilendiren bir meseledir.
Isı stresinin faturası sadece tatbikat takvimine çıkmıyor, insana da çıkıyor. Uzun süre yüksek sıcaklıkta görev yapan personelde; kronik yorgunluk, kalp damar yükü ve bilişsel performans kaybı gözleniyor. Bu da orduların eleman tutma ve yeniden görevlendirme planlarını zorluyor, çünkü ısıya bağlı sağlık sorunları erken emekliliği ve sağlık harcamalarını artırıyor. Sivil sektörde işçi sağlığı standartları bu riske göre güncellenirken, ordularda benzer bir uyum süreci daha yavaş ilerliyor. Oysa savunma sanayii üretimi artarken cephede kalacak insan gücünün sağlığı da en az teçhizat kadar stratejik bir mesele.
Resmi bildiride öne çıkan taahhütler bu tabloyu doğruluyor. Bildiri sadece altı kısa maddeden oluşuyor, hiçbirinde iklim kelimesi yok. Müttefikler Ukrayna’ya 2026 için 70 milyar avroluk askeri destek sözü verdi, 50 milyar dolarlık yeni kabiliyet tedarikine karar verildi. Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğü çağrısı da 5. maddede yer buldu. İklim değişikliği ise bu üç başlığın yanına bile yaklaşamadı.
Bu boşluk, bir unutkanlık değil bir tercih. 2022 Madrid Stratejik Konsepti, iklimi çağın en büyük güvenlik sınavlarından biri ilan etmişti. İttifak 2030’a kadar emisyonları yüzde 45 azaltma, 2050’de net sıfıra ulaşma sözü vermişti. Ankara’da ise gündem tamamen farklı bir yöne kaydı; 2025’te Lahey’de kabul edilen yüzde beşlik savunma harcaması hedefine. Bu hedefin yaklaşık yüzde üç buçuğu doğrudan asker, mühimmat ve muharebe kabiliyetine gidiyor. Geri kalan dilim ise kritik altyapı ve dayanıklılık başlığına ayrılıyor. Zirvede bu ikinci dilimin gerçekten iklime mi harcanacağı, yoksa sadece bir bütçe kalemi olarak mı kalacağı belli olmadı.
Veri Var, Siyasi Ağırlık Yok
NATO’nun bu konudaki kurumsal altyapısı aslında hayli gelişkin. 2023’te kurulan İklim Değişikliği ve Güvenlik Mükemmeliyet Merkezi, Kanada’nın Montreal kentinde faaliyet gösteriyor. On iki müttefik bu merkezin kurucuları arasında yer alıyor. İttifak, her yıl İklim Değişikliği ve Güvenlik Etki Değerlendirmesi raporunu yayımlıyor. Bu raporlar, askeri üslerin ve coğrafi risk haritalarının iklimden nasıl etkilendiğini ölçüyor. Son rapor, ittifakın birçok görev ve operasyonu, aşırı hava olaylarına açık bölgelerde yürüttüğünü tespit etti. Bilim ve Teknoloji Organizasyonu da Arktik, Afrika ve Dinyeper havzası gibi kritik bölgeleri inceleyen teknik raporlar hazırlıyor. Barış ve Güvenlik için Bilim Programı da giderek daha fazla kaynağını çevresel güvenliğe yönlendiriyor. Onaylanan ortak projelerin önemli bir kısmı artık iklim ve güvenlik başlığında yoğunlaşıyor. Yani ittifakın elinde veri eksik değil. Eksik olan, bu verinin zirve masasında siyasi ağırlık kazanması.
Bu boşluğun bir başka cephesi Arktik’te açılıyor. Buzulların erimesi, bölgeyi yeni deniz yollarına, enerji kaynaklarına ve askeri harekete açıyor, bu da müttefikler arasında yeni bir jeopolitik rekabeti tetikliyor. İttifakın kuzey kanadındaki üyeleri, bölgedeki artan trafiği ve altyapı yatırımlarını yakından izlemek zorunda kalıyor. Zirve bildirisinde Arktik’e dair tek bir madde yok, oysa ittifakın kendi uzmanları, bölgeyi önümüzdeki on yılın en hassas cephelerinden biri olarak görüyor. Buzul altındaki kaynaklar ve yeni açılan rotalar, hem ticari hem askeri trafiği artırıyor, bu da devriye ve gözetleme ihtiyacını büyütüyor. Burada da aynı durum tekrarlanıyor. İklimin getirdiği stratejik değişim güvenlik diliyle konuşuluyor, iklim diliyle değil.
İklimin Yeni Dili
İklim konusu zirveden tamamen silinmedi, sadece başka bir dille anlatıldı. Genel Sekreter Mark Rutte zirvenin ilk günü Savunma Kritik Hammaddeleri Projesi adında yeni bir girişim açıkladı. On iki ülke bu projeye imza attı. Proje kağıt üzerinde tedarik zinciri güvenliğinden bahsediyor, ama asıl amacı savunma üretiminde kullanılan lityum, kobalt gibi kritik elementlerin akışını güvence altına almak. Çin'in bu hammaddelerde kurduğu tekelci yapı, projenin arkasındaki asıl kaygı. Aynı örüntü enerji altyapısında da görülüyor. Rutte, kapanışta, 27 milyar avroluk bir yatırımla İttifak’ın yakıt depolama ve dağıtım altyapısını modernize edeceğini, doğu kanadına yeni boru hatları döşeyeceğini duyurdu. Fakat bu yatırım baştan sona savaş hazırlığı ve caydırıcılık diliyle çerçevelendi. Aşırı hava olaylarına dayanıklılık ya da iklim, tek kelimeyle bile anılmadı. Kısacası iklim krizi zirvede bir çevre başlığı olarak değil, tedarik güvenliği ve altyapı direnci gibi daha sert kavramların içinde yer buldu.
Bu iki başlığın ortak bir sorunu var. İkisi de hesap verebilirlikten yoksun. Kritik hammadde tedariki, tabiatıyla stratejik bir ihtiyaç ama bu tedarikin ne kadarının üslerin ve teçhizatın ısıya, sele, fırtınaya dayanıklı hale gelmesine, ne kadarının sadece silah ve radar üretimine gideceği belli değil. Yakıt ve enerji altyapısı yatırımı da büyük ölçüde savaş hazırlığı ve caydırıcılık gerekçesiyle çerçevelenirken, aşırı hava olaylarına karşı dayanıklılık bu tanımın içine sonradan eklenmiş bir madde gibi duruyor. Kimse hangi bütçe kaleminin orduların iklim koşullarında çalışabilme kapasitesini gerçekten artırdığını, hangisinin sadece savunma sanayisini büyüttüğünü şeffaf şekilde göstermiyor. Sonuçta zirvede ortaya çıkan tablo şudur. İklim tamamen yok sayılmadı ama somut bir hazırlık taahhüdü olmaktan çıkıp daha geniş bir güvenlik şemsiyesinin altında eridi.
Bu boşluğun bir sonucu da müttefikler arasında ortaya çıkan hazırlık farkı. Bazı ordular ısıya dayanıklı teçhizata, yenilenebilir enerjiye ve iklim kaynaklı afetlere müdahale kapasitesine şimdiden yatırım yapıyor. Bazıları ise eski teçhizat ve eski doktrinlerle çalışmaya devam ediyor. Bu fark yalnızca teknik bir ayrıntı değil, çünkü ortak tatbikatlarda ve karma operasyonlarda birlikte iş görebilirliği zorlaştırıyor. Bir müttefikin ısıya dayanıklı sistemle çalıştığı bir cephede diğerinin eski sistemle uyum sağlaması giderek güçleşiyor. İttifak, standart belirleyip iyi uygulamaları paylaşarak bu farkı kapatabilecek konumda, ama bunun için önce meseleyi savunma sanayii dilinin ötesinde, açıkça iklim başlığı altında konuşması gerekiyor.
Peki, hesap verebilirlik nasıl kurulur? Aslında yöntem karmaşık değil, her savunma harcaması kaleminin hem emisyon etkisinin hem de gerçek hazırlık katkısının ayrıca raporlanması yeterli. Kritik hammadde tedarikinin ne kadarının üslerin ve teçhizatın aşırı hava koşullarına dayanıklı hale getirilmesine, ne kadarının sadece mühimmat üretimine gittiği görünür olmalı. Yakıt ve enerji altyapısı yatırımının bütçesinde hangi üssün, hangi limanın, hangi enerji hattının önceliklendirildiği ayrı bir kalem olarak izlenmeli. Bağımsız bir denetim mekanizması da işe yarar, çünkü kendi kendini raporlayan bir sistemde, her zaman iyimser tarafa yönelme riski var. Sivil iklim kurumlarının savunma bütçelerini gözden geçirebileceği bir mekanizma, ittifakın hem şeffaflığını hem de operasyonel güvenilirliğini güçlendirir. Böyle bir denetim olmadan, savunma bütçesindeki her artış otomatik olarak hem iklim hedeflerini hem de asıl hazırlık ihtiyacını gölgede bırakan bir gerekçeye dönüşüyor.
Eleştiriler ve Güvenilirlik Sınavı
Bu tercüme biçimi eleştirilerin de odağında. Savunma harcamalarındaki ve mühimmat üretimindeki artışın hem ittifakın kendi net sıfır hedefini gölgede bıraktığı hem de orduların ısı ve aşırı hava koşullarına karşı hazırlıksız kaldığı yönünde hem yerli hem yabancı basında hem de sivil toplum çevrelerinde eleştiriler yükseliyor. Bu eleştirilerin ortak noktası, zirvenin masaya koyduklarından çok koymadıklarıyla anılması, savunma bütçesi büyürken hem iklim taahhütlerinin hem de operasyonel hazırlığın arka planda kalması.
İttifakın kendi güvenilirliği de bu boşluktan zarar görüyor. Kendi raporlarında, operasyonlarının aşırı hava olaylarına açık bölgelerde yürütüldüğünü tespit eden, 2050 net sıfır hedefini de resmen taahhüt eden bir kuruluşun, aynı dönemde kapsamlı bir silahlanma dalgasını yaşarken hazırlık yatırımını ikinci plana atması, dışarıdan bakıldığında bir çelişki gibi görünüyor. Bu çelişki giderilmezse, NATO’nun iklim söylemi zamanla sadece sembolik bir başlığa dönüşme riski taşıyor.
Sonuç olarak, Ankara Zirvesi iklimi tamamen görmezden gelmedi. Mesele, iklimin zirve metninden silinmesi değil, ölçülebilir bir taahhüt olmaktan çıkıp endüstriyel ve altyapısal bir söyleme dönüşmesi. Kritik hammadde tedariki ya da altyapı dayanıklılığı gibi başlıklar iklim krizinin askeri boyutuna dokunuyor ama hiçbiri, orduların ısıya, sele ve fırtınaya karşı ne kadar hazırlıklı hale geldiğini gösteren doğrudan bir hesap verebilirlik mekanizması içermiyor. Zirve bildirisinde iklim değişikliği ifadesinin geçmemesi, meselenin gündemden düştüğünü değil, dilinin değiştiğini gösteriyor. Asıl soru, bu yeni dilin, yani tedarik zinciri güvenliğinin ve altyapı direncinin, gerçekten orduların hazırlığını ve 2030 ile 2050 hedeflerini birlikte güçlendirip güçlendirmeyeceği, ya da yalnızca sert güç öncelikli bir gündemin kabul edilebilir bir örtüsü olarak mı kalacağı. Bu sorunun cevabı, önümüzdeki yıllarda ittifakın kendi raporlarında ve bütçe uygulamalarında ortaya çıkacak. Meseleyi yalnızca “iklim kelimesi eksik” diye okumak eksik kalır. Asıl açık, büyüyen savunma bütçesinin orduların hazırlığını gerçekten artırıp artırmadığını gösterecek bir hesap verebilirlik mekanizmasının yokluğudur. Bugünden atılabilecek en somut adım, kritik hammadde ve altyapı dayanıklılık girişimlerine hem emisyon hem hazırlık raporlaması şartı koymak ve bunu zirve bildirilerinde de görünür kılmak. Takip edilmesi gereken asıl gösterge, önümüzdeki yıllarda savunma bütçesi büyürken hem emisyon rakamlarının hem de orduların iklim koşullarına dayanıklılığının nasıl seyredeceği. O zamana kadar Ankara’da söylenmeyen kelime, gündemde sessizce beklemeye devam edecek.
