Kriter > Dosya > Dosya / Ortadoğu |

Ateşkesin Aynasında: İsrail Toplumunda Yorgunluk, Meşruiyet ve Unutma


Bu yazı, ateşkesin toplumsal aynasında beliren üç olguyu tartışıyor; yorgunluk, meşruiyet ve unutma. Bu üçü hem siyasal hem de ahlaki anlamda İsrail’in bugünkü halini tanımlıyor. Yorgunluk, savaşın yükünden çok, kendine inanmanın tükenişiyle ilgili. Meşruiyet, artık sadece hükümetin değil, devlet fikrinin bile sorgulandığı bir düzeye geldi. Ve unutma, bir savunma mekanizması olarak işliyor.

Ateşkesin Aynasında İsrail Toplumunda Yorgunluk Meşruiyet ve Unutma
İsrail'in Tel Aviv kentinde toplanan binlerce kişi, üzerinde İngilizce “ya şimdi ya da asla” yazılı dev pankart açtı. (Stringer / AA, 4 Ekim 2025)

7 Ekim 2023 sabahı HAMAS’ın ülkenin güneyindeki yerleşimlere saldırmasıyla başlayan ve nihayet 9 Ekim 2025’te varılan ateşkes ile son bulan süreçte bin 200 İsrailli sivil ölüp, 251’i rehin alınırken İsrail ordusunun başlattığı “karşı saldırılarda” 77 bin Filistinli sivil (Lancet’e göre 100 bin) öldü. Ana akım söylemlerin aksine bu bir savaş değildi; bu Gazze Şeridi’nin sistematik yıkımıydı, bir mekan-kırımdı. Nitekim BM, Gazze’deki binaların yüzde 70’ten fazlasının yerle bir olduğunu belirtiyor. Yıkılan okul, hastane, cami, müze, arşiv, parklar ve daha nicesi. Bu mekanların hepsi bir kimlik, bir hafıza taşıyıcılarıydılar. Hiçbir yeniden inşa süreci, kolektif hafızanın aldığı yarayı uzun bir süre kapatamayacaktır.

9 Ekim 2025’te Trump’ın dayatmacı çabalarıyla ilan edilen ateşkes, iki tarafta da sanki iki yıldır tutulmuş olan nefeslerin salınmasına vesile oldu; özellikle İsrail’in yürüttüğü bu yıkıcı operasyonun doğrudan mağdurları Filistinliler bir sonraki sabaha bombalar ve yıkım sesleri altında uyanmayacakları için rahat bir nefes aldılar. İsrailliler ise özellikle rehine aileleri, ölü ya da diri kaçırılanlara nihayet kavuşabilecekleri için ateşkes ilanını sevinçle karşıladılar. Gelgelelim toplumların yaşadığı sevinç, içinde bulundukları durumun ağırlığına uygun bir şekilde dingin ve olgundu. Bu vakara ne yazık ki Trump’ın Mısır’daki resmi zirve öncesinde Knesset’te yaptığı konuşma sırasında ne kendisinde ne de oradaki milletvekillerinde (Eymen Odeh ve Ofer Cassif hariç) rastlanamadı. Bu pervasızlık da tıpkı iki yıllık sistematik yıkım gibi tüm hafızalara kazındı.

 

Yorgun Bir Barışın Eşiğinde

Ateşkes, rehinelerin serbest bırakılması, Filistinli mahkumlarla yapılan takaslar ve Trump’ın Knesset’teki konuşmasıyla zirveye ulaşan diplomatik sahne, İsrail toplumunun gözünde bir rahatlama getirdi şüphesiz fakat bu rahatlama, barışın değil, yorgunluğun ürünüydü. İsrailliler için bu ateşkes, savaşın bitmesi değil, bir tür nefes molası oldu. Travmaların, suçluluk duygularının ve meşruiyet sorgularının geçici olarak dondurulduğu bir aralık

Bu yazı, ateşkesin toplumsal aynasında beliren üç olguyu tartışıyor; yorgunluk, meşruiyet ve unutma. Bu üçü hem siyasal hem de ahlaki anlamda İsrail’in bugünkü halini tanımlıyor. Yorgunluk, savaşın yükünden çok, kendine inanmanın tükenişiyle ilgili. Meşruiyet, artık sadece hükümetin değil, devlet fikrinin bile sorgulandığı bir düzeye geldi. Ve unutma, bir savunma mekanizması olarak işliyor.

Gazze’ye yönelik askeri operasyonun ilk aylarında devletin meşruiyetini koruyan güvenlik anlatısı, zamanla yerini bir kolektif tükenmişlik duygusuna bıraktı. İsrail Demokrasi Enstitüsünün son “Israeli Voice Index” verilerine göre toplumun yüzde 64’ü, hükümetin kriz yönetimini başarısız buluyor, yalnızca yüzde 46’sı Netanyahu’ya güven duyduğunu söylüyor. Bu rakam, 2023 sonrası en düşük oranlardan biri. Yorgunluk, burada sadece fizyolojik bir yorgunluk değil, bir ahlaki bitkinlik hali. Sürekli teyakkuz halinde yaşamak İsrail’de de hem bireysel hem kolektif anlamda anlam ufkunu daralttı. İnsanlar artık neye inanacaklarını bilmiyorlar; zaferin, güvenliğin ya da barışın ölçütü kalmamış durumda.

Bu tabloyu tükenmişlik siyaseti kavramıyla da okumak mümkün. Bir toplum, sürekli alarm halinde yaşarken, siyasetin kendisi bir tükenme biçimine dönüşüyor. Nitekim son iki yılın her anında savaş artık bir istisna değil, süreğen bir ruh haline geldi. Dolayısıyla pek çok İsraillinin gözünde ateşkes bile bir dinlenme değil, sadece yeni bir gerilimin provası olarak algılanıyor.

Steve Witkoff
İsrail'in Tel Aviv kentindeki Rehineler Meydanı'nda toplanan İsrailliler, Gazze’de sağlanan ateşkes anlaşmasını kutladı. Ellerinde İsrail ve ABD bayrakları taşıyan kalabalık, sevinç gösterilerinde bulundu. Gösteriye, ABD Başkanı Donald Trump'ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, Trump'ın kızı Ivanka Trump ile Trump'ın damadı ve eski danışmanı Jared Kushner katıldı. (Mostafa Alkharouf / AA, 11 Ekim 2025)

 

Meşruiyetin Erozyonu

Ateşkes, Aralık 2022’de iktidara geldiği günden beri toplumun seküler kesimlerince protesto edilen ve bu yüzden meşruiyet zemini zaten kaygan olan Netanyahu hükümetinin iç dengelerini sarsan bir dönüm noktası oluşturdu. Netanyahu Gazze’deki yıkıcı operasyonu ulusun arkasında toplanmasını sağlayacak bir tutkal, bir birleştirici unsur olarak sunmaya çok çalıştı, gelgelelim bu mümkün olmadı. Aynı kesimler geçen bu iki yıl süresince de sokaklara inip savaşın durması, rehinelerin geri getirilmesi için protestolarını sürdürdüler. Öyle ki, ateşkes ilan edildikten sonra Tel Aviv’de Hatufim Meydanında toplanan yüzbinler önünde ABD’li temsilci Steve Witfkoff’un konuşmasında Netanyahu’nun adı anıldığı andan itibaren duyulan yuhalama ve ıslıklar başbakanın uzun siyasi kariyerinin tarihinde şimdiden en çok hatırlanacak anlardan biri oldu. Öte yandan zaten ziyadesiyle kırılgan olan bu koalisyon içindeki parçalanma da Netanyahu’nun “kurtarıcı” lider imajını zayıflattı. Trump’ın ayakta alkışlamaları, içi boş ve vicdanı olan herkesi rahatsız eden, olan iltifatları da Netanyahu’ya kahramanlık hikayesi yazacağı bir meşruiyet zemini sunamadı.

Bununla beraber, Maariv gazetesinin yayınladığı, ateşkes ilanından sonra yapılan ankete göre, bu alkışlar, bu zafer konuşmaları siyasi başarı getirmeyecek. Likud hâlâ birinci parti konumunda olsa da koalisyon çoğunluğunu koruyamıyor. Koalisyondaki partilerden bazıları yüzde 3.25 olan eşiği geçemeyecek durumdalar. Yani ateşkes sonrası yapılan ilk anketlerde Netanyahu bloku 120 sandalyelik meclisin 48 ila 51’ini kazanırken; Siyonist anti-Netanyahu blok 57 ila 59 koltuğu elde edecek şekilde görünüyor. Netanyahu’nun diplomatik zafer söylemi, artık toplumu bir arada tutmakta zorlanıyor.

Bir kesim, Suudi Arabistan ve Endonezya ile olası normalleşme adımlarını tarihi fırsat olarak görürken; diğer kesim, bu hamleleri Filistin meselesinin üzerini örtmek olarak değerlendiriyor. İşte tam da bu noktada meşruiyet, sadece siyasal bir kavram değil; toplumsal bir inanç sistemi haline gelir. İnsanlar, devletin hem moral hem de politik haklılığına inanmamaya başladıklarında, birlik söylemi yerini sessiz bir yabancılaşmaya bırakır.

Savaşın bedelini ödeyen asker aileleri, kayıplarını unutmayan aktivistler ve sivil toplum grupları için ateşkes, adaletin değil, unutmanın sembolü. Böyle bir atmosferde, her yeni diplomatik hamle, bir meşruiyet onarımı girişimi olarak görülüyor ama bu girişimler, toplumun belli bir kesiminde giderek daha az inandırıcı hale gelmiş durumda.

 

Toplumsal Yorgunluk ve Unutma

Omer Bartov’un çok doğru bir biçimde ortaya koyduğu üzere İsrail’in kolektif hafızası seçicidir ve Bartov bunu “devletin varoluşsal bir özrü” olarak okur. Diğer bir deyişle İsrail nezdinde unutmak, devletin sürekliliğini sağlayan bir tür ideolojik reflekstir. 1948 Nekbesi bir yandan Filistinliler için etnik temizlik, sürgün ve mekan-kırım anlamına gelirken; İsrail’in ise bir unutma rejimi kurduğu bir süreçtir. Bu süreç Filistinlilere ait mekansal hafızanın unutulması için köylerin yıkımını, şehirlerin isminin değiştirilmesini ve Filistin’in tarihinin bu kısmının kasıtlı bir biçimde unutturulduğu bir resmi tarih anlatısını içinde barındırır.

Bugün bu unutma politikası, yeni bir biçim kazanmış durumda. Ateşkes sonrası İsrail toplumu hem travmalarını hem de sorumluluğunu unutmak istiyor. Rehinelerin serbest bırakılması, moral bir zafer olarak kutlanıyor; ama bu zafer, Gazze’de yaşanan yıkımın ve binlerce sivilin ölümünün gölgesinde kalıyor. Medyada, savaşın görsel hafızası hızla siliniyor; gündem, “yeniden inşa”, “ekonomik toparlanma” ve “diplomatik açılım” gibi kavramlara kayıyor.

Bu inkar hali, burada bir tür sosyal kendini koruma mekanizmasına dönüşüyor aslında. İsrail toplumu şimdilik sorumlulukla yüzleşmek yerine, kendini unutmanın sıcaklığına bırakmayı tercih etti. Ama unutmak, geçici bir barış getirirken, kalıcı bir adaletsizlik duygusu da geliştirir. Bu nedenle 9 Ekim sonrası İsrail toplumu hem suçlulukla hem mağduriyetle özdeşleşmiştir; yani bir yandan kurban olma hissiyle kendini koruyor, diğer yandan fail olmanın sorumluluğunu bastırıyor.

Ateşkesin ardından kamusal söylemde dikkat çeken bir başka unsur da sessizlik. Sokak protestoları azaldı, medya tonunu yumuşattı, hatta eleştirel entelektüeller bile bir tür bekleme haline geçti. Bunun demokratik bir olgunluk olduğunu dile getirmek pek gerçekçi olmaz zira bu daha çok kolektif bir tükenmişliğin sonucudur.

İsrail toplumu artık büyük laflar duymak istemiyor. Zafer, intikam, barış gibi kelimeler anlamsızlaştı. Bunun yerine İsrailliler şu an için küçük, gündelik güvenlik alanları oluşturmanın derdindeler. Esasında tam da bu nokta savaş yorgunluğunun, politik bir ideolojiye dönüştüğü nokta oldu: “Yeter ki bitsin” arzusu ve söylemi.

Ne var ki, herkes içten içe bunun bitmeyeceğini biliyor çünkü unutmak hiçbir zaman kalıcı bir barış getirmeyecektir. Zira Bartov’a atfen “inkar, sürekliliğin biçimidir.” Bu inkar biçimi, İsrail toplumunun kendi vicdanıyla yüzleşmesini erteliyor, ama ortadan kaldırmıyor.

 

Dış Politikada Taktiksel Meşruiyet Arayışı

Netanyahu hükümeti, içerdeki bu yorgunluğu dış politikadaki başarı hikayeleriyle dengelemeye çalışıyor. İsrail ordusunun Gazze’de iki yıldır sürdürdüğü sistematik yıkım İsrail’in haklılığının bir nişanesi değil, onun orantısız saldırganlığının bir kanıtı olarak tarihe geçti. Doğudan batıya pek çok ülkenin kamuoyunun vicdanı İsrail’in mağduriyet söylemini yıktı geçti. Bu noktada İsrail hasbarasının (kamu diplomasisi) artık etkisini yitirmeye başladığı gözlendi. Özellikle genç kuşaklar arasında Filistinlilerle dayanışma duyguları artarken İsrail’e sempati düştü. Diğer bir deyişle İsrail, bölgede askeri açıdan kazanmış olabilir ama kalpleri kazanma stratejisinin büyük yara aldığı aşikardır. Zira iki yıllık sürecin sonuna doğru içinde bulunduğu diplomatik izolasyon bunun göstergesiydi. Nitekim tam da İsrail’in uluslararası alanda haklılığı hususundaki söylem ve etki gücünün azaldığı anda Trump’ın bir ateşkes dayatması da kaderin bir cilvesi olsa gerek! Her ABD başkanı gibi Trump da gerçekliği oluşturma gücünü kullandı ve savaşı sonlandırma zamanının geldiğine karar verdi. Böylece Trump, adeta bir deus ex machina olarak, İsrail’i kendisinden kurtarmış oldu.

Ateşkes sonrası süreçte dile getirilen Suudi Arabistan ve Endonezya ile olası normalleşme adımları da hem diplomatik hem ekonomik kazanımlar getirebilir şüphesiz; ama buradaki asıl hedef, iç kamuoyuna “biz yalnız değiliz” mesajı vermek. Ancak bu tür anlaşmaların meşruiyet üretme kapasitesinin sınırlı olduğunu belirtmek gerekir.

Zaten İsrail toplumunun önemli bir kısmı bu tür girişimleri “PR hamlesi” olarak görüyor. Dahası, aşırı sağ partiler olası tavizlere şiddetle karşı çıkıyor. Bu da diplomatik başarı ile toplumsal barış arasındaki uçurumun giderek büyüdüğünü gösteriyor. Nitekim İsrail Demokrasi Enstitüsünün ateşkesin hemen ardından yaptığı anketlerde halkın yalnızca üçte biri kalıcı barış umudu taşıdığını söylüyor. Bunu sadece politik bir veri olarak görmemek gerekir; bu aynı zamanda bir varoluş göstergesidir. Diğer bir deyişle İsrail toplumu artık savaşsız bir hayatı tahayyül etmekte zorlanıyor.

 

Ateşkesin Aynasında Kırık Bir Yansıma

Tüm bu düşünceler ışığında 9 Ekim ateşkesini, savaşın bitmesi değil, anlamın askıya alınması olarak değerlendiriyorum. İsrail bugün hem kendi travmasının hem de ahlaki körlüğünün eşiğinde durmakta. Yorgunluk, meşruiyet ve unutma, bu eşikte birbirine dolanmış durumda.

İsrail toplumu, bir yandan normalleşmek istiyor, diğer yandan normalin ne olduğunu hatırlamıyor. Bunun katalizörü ise yüzleşmekten kaçınmak. “Bir toplum, geçmişiyle yüzleşmekten ne kadar kaçarsa, geleceği o kadar kırılgan olur.” İsrail için ateşkes, bu yüzleşmeyi erteleyen bir ayna gibi; yüzeyde barışın yansıması var, ama derinlerdeyse inkarın sessizliği. Belki de asıl soru şudur: Bir toplum, unutarak barışabilir mi? Yoksa unutma, barışın tam da imkansız olduğu anı mı perdelemektedir?

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası